22 Aralık 2008 Pazartesi

TomWaits'den Black Wings'i dinlerken okunacak yazı...

Chuck der ki, Haunted’da (ki Diary’den sonraki bence en süper kitabıdır):
“It’s not a matter of right and wrong,” Mr.Whittier would say.
Really, there is no wrong. Not in our own minds. Our own reality.
You can never set off to do the wrong thing.
You can never say the wrong thing.
In your own mind, you are always right. Every action you take – what you do or say or how you choose to appear – is automatically right the moment you act.
His hand shaking as he lifts his cup, Mr.Whittier says, “Even if you were to tell yourself, ‘Today, I’m going to drink coffee the wrong way... from a dirty boot.’ Even that would be right, because you chose to drink coffee from that boot.”
Because you can do nothing wrong. You are always right.
Even when you say, “I’m an idiot, I’m so wrong...” you’re right. You’re right about being wrong. You’re right even when you’re an idiot.
“No matter how stupid your idea,” Mr.Whittier would say, “you’re doomed to be right because it’s yours.”
Sonuç itibari ile hayat biraz da kişinin nerede durduğu, kendisine nereden baktığı ve de başkalarının ne gördüğü ile şekilleniyor...



Cuma günü canım o kadar sıkkındı ki, iyi giden birşeyler varken etrafta, adapte olmak istemedim. 30 tane insan vardı, sanırım 2 kişiye falan “meraba” dedim. (Gerçi ben bir akşam yemeğine gidip, masanın yarısına meraba deyip, masanın devamındaki insanlara meraba demeden yerime oturabilecek kadar hayvan bir insanımdır - sebep sorulduğunda da, “masanın o tarafında beni sevmeyen insanlar oturuyordu” diyebilecek kadar bilinçsiz.) Neyse bu sefer etrafımdaki insanlar beni sevmiyorlardı diyemem, çünkü hiçbiri beni tanımıyordu, bunu fırsat bilerek, fiziken grubun içinde gibi ama aslında kafaca başka bir boyutta durdum mekanda. Durdum burada doğru kelime. Hiçbir işe de yaramadım çünkü.
Günü Kitchenette’te birkaç kadeh kırmızı ile virgüllendirmeye yakın (o kadar koşturmacaya rağmen gece bir yemeğe gidecektim), kafam daha da karışıktı.
“Bana en iyi gelen şey kitaplar” dedim. Remzi’ye gittim.


Şimdi Türkiye’de rafların arasında saatlerce oturup kitap alınacak bir kitapevi yok, onu kabul ettik ama bekçi dolaşır mı kitapçıda? Güvenlik görevlisi diyemiyorum çünkü adam çok net bekçi idi. Bir de ayakkabılarının altına metal / çelik bişeyler mi vurdurmuş nedir, her adımı yankılanıyordu Remzi’nin içinde (bir nevi modernize edilmiş bekçi düdüğü), bekçinin adımlarının yankısı yoksa kasiyerin telefonda kuzeni ile konuşması vardı zaten. Kitapevi denen yer, kütüphane kadar sessiz olması gerekirken... Zaten çoğunluğu kapağına bile bakılmayacak kadar kötü kitaplar vardı raflarda. İyice canım sıkıldı, sevdiğim kimler var’ı bile incelemeye gücüm yoktu, ben de direkt yayınevi itibari ile baktım. Bulduğum birkaç Vintage’ı aldım.
Bir Philip Roth okuyorum şimdi, Letting Go.
Okuduğum son sayfada “Lives are complicated and private.” diyor.
"Hakkaten öyle hocam" diyoruz kendisine, saygıyla.

1 yorum:

aslı hayvanı (a.k.a. domuz) dedi ki...

remzi'deki bekçi deyince aman yalebbim aynısı d&r'da da var. "hmmm aldığın kitap sol içerikli" diye coplar mı diye korkmadım desem yalan olur.