25 Ekim 2009 Pazar

"i just found this world a hard place to be good in"

.

.
penny charade
libby

"have you any idea how much i despise you?" spits mrs pennington...
"auden said it all: 'we must love one another or die.'" says mrs brooks...
and bunny junior feels he has become immune to this crazy grown-up world...
.

28 Eylül 2009 Pazartesi

Nice...


Sonbahar geldi.
Karadeniz’de kar bile yağmış ama bize henüz yağmurlar, rüzgarlar.
Sevdiğimiz insanlar tatillerini tamamladılar döndüler, hayvandan – gülsene, en bi sevdiğim büyükustaya ve sevip sevmememden bağımsız etrafta görmeye alışık olduğum insanlara kadar.
Kırmızılar yine sıcak sıcak içimizi ısıtmaya başladılar. Kırmızıları koyduğumuz kocaman şeffaflar geri geldiler sık kullanılan rafına, boğazkereler bizim.
Kırmızı ojeler de geri döndü, seyrek de olsa. Siyah yüksek topuklar da, artık tahta parkelerde ince topukların izleri sık sık.
Sabah tüm stresimi alıp götüren noir desir yüksek volume evde. Bu hafta Babylon açılıyor. Sonra Akbank Caz başlayacak, Ghetto’da Roxy’de Babylon’da. Santral İst’da Otto yenilendi. Tamirane’de fısıl fısıl muhabbetlere başladık bile zaten. Filmekimi gelecek. Oz filmler seçecek, biletler alıp sadece bir cmts üstüste 3 filme gidip diğerlerinin hiçbirine gitmeyeceğiz muhtemel.
One More Person terk etti alemi... Tam da Lost çalarken inceden sızıntılı. Ama kendisini hakkaten sevdiğimden mi yoksa en içimden bir yerlerden iyi olacak diye düşündüğümden / iyi olsun istediğimden mi nedense hayatımda belki de ilk kez kötü ayrılmadım... Genelde ayrılırken tiksinen ben; O.M.P. için istiyorum ki: turuncu saçları kadar renkli olsun gelecek günler.
Tw’da K.V.’u ara ara duyunca, sanki sevdiğim bir bara gitmişim de, bir anda karşıma çıkmış gibi hissediyorum... Sevdiğin bir barda, sevdiğin bir adamı görmekten daha güzel ne olabilir ki!
Ve de uncle alex’in de dediği ve bize dedirttiği gibi: if this isn’t nice, what is?

5 Eylül 2009 Cumartesi

Not for Sale

Eski aşkım votkaya döndüm.
Daha çok yeniyiz birlikte, kendisi bu sıcaklardaki ferahlatma hali ile kandırdı beni yine. En son ne zaman beraberdik tam hatırlamamakla birlikte, uzun bir birliktelik olmayacağını düşünmekteyim, eylül artık, yakında kocaman şeffaflarda avuçlarımızı dolduran kuru sıkı kırmızıların zamanı olacak...
Artık eylül ve oldukça boktan geçen bir yaz bitiyor, sonbahardan biraz beklentim var, en azından 2 tane planlanma aşamasında seyahatim var; yaz sıcaklarından da acaip sıkıldım zaten.
Yaz sıcakları, safi pide yemeler, gün boyu oruçlar falan derken; zaten kıt zekası olan halkımızın beyni iyice pideye döndü sanırım.
Saçmalamalar üstüne saçmalamalara denk geliyorum.

Geçen gün Moda’da bir ilan gördüm, “sahibinden” olanlardan. Moda da o gün nasıl sakin, nasıl huzurlu; deniz şıkır şıkır, bebek gezdiren 2-3 kadından başka insan yok sokakta... Bitişik nizam, haftasonları katliam falan ama yaşanası gibi geldi. Aradım telefon numarasını, gayet normalmiş gibi bir sesi olan bir adam açtı. İşte “pardon” dedim, “müsait miydiniz”... “Bugün gelecek olan siz miydiniz” dedi, “yok” dedim, “ben demin geçtim de önünden, ilandan şeyettim”... “Gelin o zaman, burda konuşalım” dedi. “Geçtim ben artık ordan” dedim, “ne kadardı acaba?” “Fiyatı önemli değil, teşekkürler” dedi adam; kapattık telefonları...
Şimdi acaba, adam ani bir travma geçirip, “evim beğeniliyor demek ki satmiyim mi” dedi bir anda; yoksa amca aslında nuri alço falan mı, evi görmek için gidince “hava da çok sıcak, bi gazoz veriyim mi yavrum?” diyor gelenlere...


27 Ağustos 2009 Perşembe

Aborjinlere hakaret...

methadras'a ithafen :)
(methadras şiddetle tiskinebilen hatta hızla nefret edebilen bir kişi olduğu için kendisine sevgimiz ve saygımız sonsuz.)

KGS kartı kullanımı ile ilgili bazı tespitleri olmuş, ordan yola çıkarak:

Dün Ankara’dan dönerken acaip yorgunduk.. Sürekli anons yapması gereken / işi anons olan kadına yüksek sesle “bi sussan keşke” diye söylenirken yakaladım kendimi bir ara – ama yorgun / dinlenik, tatil / iş ne olursa olsun; bu uçuşlarda en sevmediğim şey: uçağa binemeyen, binse de oturamayan, kendisi / karısı otursa da, karısı / kendisi yerleşemeyen, ısrarla bagaj olarak vermedikleri kendileri kadar çantalarını "başüstü dolaplarına" yerleştiremeyen insanlar ve bu insanlar yüzünden biz yerleşmesi ve uyuyası olan kişilerin koltuklarımıza oturmamızın zaman alması...

Bi de bu check-in görevlileri bazen (sanırım onlar da zaman zaman yolculara fena halde kıl olduklarından) aileleri bölüveriyorlar çeşitli sıralara ve de koltuklara...

Dün de bir kadın (ki kendisi pek feminen bir görüntü de sergilemiyordu), kocası ile ayrı düşmüş (arka-arkaya koltuklar)... böyle bir oturamamalar, bir yanyana yer istemeler, dudak sarkmış, gözler nemli hostesten yardım isteyerek bakmalar falan..

Hostes öndeki adama “aileyi bölmesek, siz arka sıraya geçer misiniz?” dedi.

Adam direkt “hayır” dedi.

Biz kısa bir süre, "ulan acaba ben derdim" diye birbirimizle bir anket çalışması gerçekleştirdik ve vardığımız sonuç, çok net “hayır” oldu....

Yani özetle: Ben seni aborjin olarak değil, insan olarak sevmiyorum... (umut'un hastasıyız, o ayrı)


23 Ağustos 2009 Pazar

Barefoot

Tarantino’yu sevdim. Hatta status update’ime @ glourious basterds yazmışım – daha uygun oldu bile dedim. Ama şimdi herkesler pek seviyorlar diye hafif kıllanmak üzereyim. Neyse ben zaten en çok Stiglitz’i sevdim, gazetemin enn bi filmeleştirmeni “tek ifade ile oynadığını” yazmış kendisinin - mühim olan da o değil mi demek istiyorum…

Carl-Johan’ın adını uzun uzun yazmaya pek zorlandığım, kısaca Hercules Barefoot diyebileceğimiz, güzel kitabını bitirdim. CJ’ın deli olduğuna daha önce karar vermiştik zaten. Net tespit. Kendisi deli.
(Bu arada Stiglitz’i oynayan Til Schweiger’in Berlin’de kendi production company’si olması ve de adının Barefoot Films olması?!?!)



Şimdi Kurt Vonnegut okuyorum, God Bless You Mr.Rosewater. Kendisi hakkında herhangi birşey bilmiyorum - raflar arasında oturulup, ilk bikaç sayfa okunarak alınan kitaplardan, umutluyum.
...
Yaz bitiyor.. Ama hala vakit varken, her gece teraslı / açık havalı bir yerlerde soğuklar tüketmek mümkün (dün yazıyordu galiba, okudunuz mu? malezyada bir kadın (32 yaşında, (ne önemi varsa yaşının)) bira içiyor diye kırbaç cezasına çarptırılmış!)…
Bugün Tamirane’de Chet Baker Project vardı mesela, mekan sessiz, huzurlu; yemekler güzel, şarap şahaneydi.
...

21 Ağustos 2009 Cuma

Helecan

Gerçi ne zaman bişeye helecan yapsak, ezik geyik salak bi sonuç oluyor... Bakalım bakalım...
Diğer taraftan brad pitt'ten yoğun tiksindiğim için, çok da helecanlı diilim - o zaman belki herşey güzel olur?

13 Ağustos 2009 Perşembe

kermit the frog




6 Ağustos 2009 Perşembe

He's our Man


Çok sıcaktı. Çok kalabalıktı. Bir sürü çirkin insan da vardı. Açıkhavanın girişi köprü gişelerinden de fenaydı. Yerimize oturmuş (hem de amerikalı) bir çiftle bir süre tartışmak zorunda olmamız çok anlamsızdı. Ali bana zorla alaska frigo yedirdi. Önümüzde oturan 60 yaşlarında 3 kadından bir tanesi tümmm şarkılarda, sözleri ve ritmi ne olursa olsun kendince dans etti / bizce gereksiz sallandı durdu. Yanımda oturan amerikalı adamın arada kafası düştü...


Ama 3 saat ve 23 parça boyunca hiç off demedik - cause he is really born with the gift of a golden voice. Başladığında dolunayın azıcık (ama çaktırmayacak kadar azıcık) bozulmuş hali açıkhavanın tam tepesindeydi, biterken hilton'a yaslanmıştı.


İyi ki gittik.


Bütün gece çok güzeldi ama benim için gecenin peak noktaları:


- boogie street - salute edişini hiç bozmayan LC görüntüsü ile; first we take manhattan (then we take berlin) - bu şarkıyı hep bi çok sevdiğimden; heart with no companion - sadece sözlerini pek sevdiğimden; everybody knows - olmazsa olmaz olacağından second runner-uplar...

- famous blue raincoat, sahneyi de mavi yapan ışıkçıya rağmen, gerçek bis olduğu için first runner-up...

ve

- waiting for the miracle - gerçek bir başyapıt olduğundan ve de bu kadar mı süper yorumlanır?


ayrıca dino soldo da artık hayatımızda sarsılmaz bir yere sahip... bir çalgıya nefes girince hasta oluyorum, bu nefeslileri çalanlar da hep şahane adamlar oluyorlar.


4 Ağustos 2009 Salı

Ladies' Man


Tüm selebritilerimiz pek bi heyecanlılar.

Bu leonard cohen konseri (hele bi de davetiye yok, para harcayaraktan bilet falan aldılar diye mi nedir) herkesi pek heyecanlandırdı; gazetelerde bir ucundan tutup da öbür ucuna bağlanamayan marianne hikayeleri, yok nerde tanıştılar, 30 sene sonra konserde marianne nasıl marianne_nine olarak gülümsüyordu falan bir sürü geyik.

Hiç gitmek istemiyorum bu sebeplerle bu konsere, sanki bi nevi gülhane parkı konseri – herkesler gidecekler, ama gidicem çünkü 1.herkesler gidiyorlar ve 2.çok acaip şahane bi konserdi falan olursa ve de yıllaarr sonra bile konuşulursa, kesin yanımda yakınımda olanlar “hakkaten sen niye yoktun o gece” derler ve ben acaip out of place kalırım diye – dünyanın en shallow insanı olabilir miyim?
Aslında pek de severim ama işte kılım bu kadar olay olduğu için…

Asıl o diil de, açıkhava deyince kimin konseriydi hatırlamıyorum ama 1-2 sene önceydi; ses düzeninde bir problem oldu, mikrofon mu çalışmadı ne, teknik bir çocuk -sözde kimseleri rahatsız etmeden- sahneye çıktı, işte neyse yaptığı, yaptı, böyle küçükhüsamettin tadında adımlarla sahneden çıkmaya çalışıyordu ki... üzerindeki bermuda şort bir anda dizlerinin seviyesine düştü - adamın donu yoktu, bütün açıkhava adamın kıçını gördük, bir anda açıkhavadan toplu kahkaha sesi yükseldi…
Açıkhava açıkhava olalı böyle komik bi olay daha yaşanmamıştır. Hahahha hahah

2 Ağustos 2009 Pazar

Hello There


İstanbul'a döndüm ve de surprise & delight...

Beck, evladım, su gibi aziz ol:

TW: It’s like they found one of those van Gogh’s at a garage sale. This woman bought it and she was using it to block out the sun in her kitchen. She was using it as a window shade, so it was getting all faded from the sun. And she cut it because it didn’t fit the window. When they finally discovered she had a van Gogh as a window shade, they brought in all these experts from the museum and they were all filling in her living room and they said, “How can you cut off the top off this painting?” And she said, “It was just a little piece of the sky.” Sometimes it’s the value you attach to things. It’s subjective. And we record on stuff that’s going to disintegrate. Just like films are made on celluloid that’s going to vanish, it’s going to be gone. It’s like drawing on wax paper or something.
......
......
......
TW: Yeah, it’s amazing we’re all responsible for its being built. The whole town is kind of like a folk song. It’s like public domain. You do have a hand in the building of it. It didn’t get built by one guy. This is what I envisioned, we all work together. Even in your house, the things you do to your house, well, someone will be living in it, and its what you did to it. And someone after them will be living in it. I get bothered by all the people you see every day that I’ll never see again. We’re surrounded by strangers. Millions and millions of people you see every day that are just like fish. They’re just extras in the movie starring you and you’re an extra in the movie starring them. It’s just peculiar. Then you’re really aware of it in a city ’cause there’s so many people and you’re just pushing through. You’re just like a sperm flipping your flagellum around, you know, trying to make your way through the city.
BH: Who you know and whatever situations you find yourself in with whatever people—it’s all sort of arbitrary. There are an infinite amount of doors you could’ve opened.
TW: And walk right out and walk right into another door and start another life six blocks away.
......
Bi de bu var ki, güzel yemek üstüne yenen limon sorbet gibi; hem hafif, hem "ne saçma bişey" derken bitiveriyor- damakta az kalsın fena bi tad bırakacakken:


27 Temmuz 2009 Pazartesi

Dark (K)Night of the Soul

.


Lynch deyince akan sular bulanır!


Yönettikleri mi, yazdıkları mı, oynadıkları mı falan derken; olay döner dolaşır Twin Peaks’te kitlenir. Hala unutamadık Twin Peaks’i ya da işte Blue Velvet’ı, Wild at Heart’ı, Lost Highway’i, Mullholand Drive’ı. Laura Dern’den bayılacak gibi olsak da... Inland Empire’da ben bile "hocam ama bunu 90 hadi bilemedin 120 dakikada toparlaman lazımdı, yazık izleyiciye" dedim ama olsun.

Lynch sevince, sevilir; ne yapsa bir yanından beğenilir; Lynch’i sevemeyen de hiç sevemez, "o cüce neden orda öyle bir anda belirdi", "peki ama o kadın şimdi neden acaip davranıyor" falan der durur.
Oysa Lynch’e kendini teslim edince, rahatlar bünye...

IMDB’nin asla beğenemediği (şimdi tekrar baktım, 3.9’a düşmüş puanı, yuh! emeğe saygısızlık en başta) Boxing Helena ise, David’in kızının bize armağınıdır, ilk izlediğimde bana “alllaaaahhhh” dedirten şahanelerdendir; beğenmesinler, Boxing olsun, benim olsun....

Şimdi twit’te David, Dark Night of the Soul’u bayilerde ısrarla arayınız diye uyardı biz cemaatini. Şöyle şahane bir
link var.
Gidip bakarsanız, albümün ilk dinleyicilerinden olma şansınız var.
.
David, öl desin ölelim – çok net.
.

20 Temmuz 2009 Pazartesi

Canım Vedat Abi...

Vedat Abiyi bu sabah 05:15’de kaybetmişiz.
Vedat Abi bizim için Suat’ın babası olmaktan öte, hatta Suat’ın babası olmaktan ziyade, Vedat Abi idi tüm çocukluğumuzda. Yazlığa geldiği anda bizim kızlar olarak, bize sadece ve sadece “nasılsınız çocuklar” diyecek olmasından bile mutlu olurduk. Beyaz giyerdi Vedat Abi hep, beyaz şalvar pantalon giyerdi mesela – şalvar pantalon o yıllarda kimselerde olmazdı, üstüne beyaz t-shirt giyerdi; hep fit hep bronz hep yakışıklı ama en önemlisi hep güleryüzlüydü.
Canım Vedat Abi yıllar içinde sadece yıllandı, sanki hiç yaşlanmadı. Sonra birgün allahın belası kanser Vedat Abiyi de aldı avcuna –tüm iyi insanlar kanserden ölüyor olabilir mi? Nedim birgün beni arayıp, “beni görmek istemiş, gidiyorum, sen de gel” dedi. Gidemedim. Benim kafamda Vedat Abi hep o beyaz şalvarlı, gülen gözlü, müthiş adam kalsın istedim.
Canım Vedat Abi, şimdiden çok özledim.
.

16 Temmuz 2009 Perşembe


10 Temmuz 2009 Cuma

Bir temmuz günü rastladım size...

Bugün şöyle şeyler oldu.
Sabah uyku sersemi evde gökkuşağı vardı mesela, tam evin içinde diildi ama yakındaydı yani.
Sonra evden çıkmadan şu nerden neden nasıl bir ruh halinde aldığımı hiç hatırlamadığım albümü attım çantaya (haftasonu bütün cd’lerimi topladım çok yorucu bir çalışma sonucu) ve hala çözemediğim bişekilde bana eskilerden iyi bir sesi hatırlattı ama kimi, bak hala bilmiyorum.
Ofiste uzun zamandır “aman olmasın” dediğimiz bir iş, bugün oldukça az yoraraktan bizi, geçti, bitti, oh çok şükür.
Aslıhayvanı uzun zamandır süren sessizliğini bozdu, haraptar’da akdeniz insanını bekliyoruz hala (yazar da bir akdeniz insanı olduğundan uzun sürüyor yayına hazırlanması).
Ofisten 16:59’da çıkmayı planlarken, 16:45 itibari ile başlayan ve 1.5 saat süren bir teleconf’a kaldım, acaip sıkıldım. Tüm İngilizlerin (en azından benim tanıdığım tüm İngilizlerin) gerizekalı olduğunu düşünüyorum… Havasından mıdır kraliyet kırmasından mıdır bir salaklık var… Aptal insanlardan çok rahatsız oluyorum, aptal olup aptal olduğunu bilmeyenlerden fena halde sıkılıyorum. Aptal olup aptal olduğunun farkında olmayan ve kendisini akıllı sanıp ısrar edenlerden direkt nefret ediyorum.
Dönüşte köprüde son cohiba’mı içerken çok efkarlıydım, bırakıp gidesim var her şeyi diye düşündüm uzun uzun, hatta 10 gün kalıp da çok mutlu olduğum uzak bir memlekete gitsem, ekvator bölgesi her daim ılıman, yağmur mu istedim çıkarım yağmur ormanlarına daha da iyisi şamda kayısı falan diye içimden geçirdim… bayağı bayağı sardırırken ulan keşke olsa diye, K’den mail geldi, “çok sıkıldım kanada açıklarında (hah hahah kanada bile kesmemiş) kuzey denizinde bir petrol platformunda mı çalışsam diyorum” diye…
Sonra eve geldim, gmail’de mesaj: Betsey Johnson is following you on Twitter. Hahh hahahah betsey yavrum zahmet etmiş, alçakgönüllü kadın tabii, bak vivienne’e burnu düşse eğilip almaz, onu da izliyorum, geri dönüp izliyor mu beni….
Neyse bir kadeh soğuk koydum, güneş yine bi güzel battı kalamış’ın üstünde… Dün mü gazetede vardı, güneşin en güzel battığı iller arasındaymış bizim il, anasını sattıımın..

Unplugged...

..
Bazı insanlar vardır, aylar yıllar görüşmeseniz de hep aynı kalır ilişkiler.

MK ile biz 5 sene beraber kafa patlatıp, hayatı tam da istediğimiz gibi evirdik çevirdik. Yolda kalsam, lastiğim patlasa, polis çevirmesine takılsam falan dediğimde aklıma gelen ilk 2 isimden bazen 1.si bazen 2.sidir kendisi.

Tam 10 ay olmuş ayrı düşeli ama piç sırıtışlarımız hala aynı, aynı anda aynı tepkileri verip, aynı iğrenç gülüşlerle gülebiliyoruz ve de hala hiç konuşmadan aynı şeyi düşünüp aynı anda aynı noktaya kitlenebiliyoruz.

Bu akşam da masayı envai çeşit donattık, ebi ten yemezsek ölebiliriz diye ebi ten gelsin, daha önce kullanılmamış yağ kullanın bizi sinirlendirmeyin dedik, sesame crunchy falan… hayvanlar gibi yedik, içtik. Çok acaip muhabbetler, memleket nasıl kurtulur tadında hayata dair analizler ve de “o ha abicim o ne sırt, yavrum nereye gidiyosun” derinliğinde bazı tespitlerden sonra, arabalarımıza gitmek üzere mekandan ayrıldık.

Bu MK bi de haşin görünüşünün altında çok acaip baba bir adam olduğu için, yürüyerek 25 adım falan uzaklıkta olan diğer otoparka arabayla girdik, beni üçbuçuğuncu kata bıraktı kendisi arabasıyla, o arada dinlediğimiz cd’yi “hımm güzelmiş” diyerek kendisinden hunharca talep ettim, “ama ya ben” derken cd’yi bana vermiş bulundu.

MK bazıları için çekilmez, dünyanın en zor adamı olmakla birlikte; sanırım benim hayatta en iyi anlaştığım adamlardan biri. 10 ay önce o giderken acaip öksüz kalıcam demiştim, hakkaten de kaldım…

...

Bir zaman, Seattle’daydık, bir akşam önce bir barbakü partisine gitmemiz gerekti, etten pek fazla hazzetmeyen bir insan olarak sadece şarap içtim, tam otele dönecektik ki, yolda “şu barda şahane müzik var” dedi birileri, o bara kırıldı direksiyon.

Seattle’da hangi barda şahane müzik yok ki, adamlar nirvanayı hendrixi falan doğurmuşlar, tabi tüm barlar şahane.

Bara girdik, bir takım şekerli saçma içkiler, off çok tatlı oldu birayla cila, gelsin shotlar derken, nasıl sarhoşuz belli değil… bir ara drummer off aldı, barda drummerla sohbet ederken bulduk kendimizi, sonrası bol kahkaha, dans mı ettik, benim elimdeki stickler neydi, peki ben o gitaristin arkasında davulun yanındaki spota ne zaman varmıştım… drummer Andrew C. diye bir çocuktu, kart istedi, ben de o sırada çantamdan bir kart çıkartıp verdim...

sonra “barbekü partisinde Greater China VP’si yanımdaydı, ulan galiba çocuğa GC’nın VP’sinin kartını verdim” diye günlerce anırarak güldük.


Velhasıl hayata dair fingers crossed ve unpplugged her nerede yaşıyor ve yaşatılıyorsak...
.
.

6 Temmuz 2009 Pazartesi

Four fried chickens and a Coke

.
Bugün inboxıma düşen bir marketing paperda Dan_Aykroyd’un "Şarapçı" oluşu anlatılıyor.
Adamımız 56 yaşının baharını yaşadığı şu günlerde, neşesinden ve de enerjisinden hiçbirşey kaybetmemiş maaşallah ve de Kanada'nın Niagara'sında 2 sene önce kurduğu tesiste, ısrar ediyormuş ki: her üretimden örnek alınacak ve de kendisi tadımını yapacak (ben olsam ben de ısrar ederdim).
Tam da kendisinden beklenecek cevvallikte bir girişim yapmış ve de “aaa ben anlıyorum da mı içiyorum” tadında bi kampanya sürdürüyormuş (ki kendisi o sayede marketing paperlara konu olmuş). “Ben de sommelier değilim” deyip, şaraplarını “these are snob-free grapes” diye tanıtıyor (tam da bu noktada, notting hill’de yıllar yıllar önce görüp sevdiğim “laid by happy chickens” deyişinin sonra nasıl da moda olduğunu hatırlıyorum, belki de artık şarap içerken “yalnız rica ediyim, üzümler burjuva olmasın” bile diyeceğiz).

Yazıyı istiyorsanız burdan okuyunuz....



Dan Aykroyd ne yapsa güzel yapar diyeceğimiz adamlardan birisi değil. Zaten bu işte de logoyla falan hemen hafif sıçmış. Ama yine de çocukluğumuzun önemli karakterlerinden birisi olduğu için ceketimizi ilikleyebiliriz karşısında. Hala çocuk olduğumuz yıllarda The Blues Brothers’ı ilk kez izlediğim zaman mutluluktan deli bir insan olmuştum (ama Elwood’a değil de Jack’e delirmiştim); sonra da her fırsatta, zamanında video izlediğimiz yıllarda kafam kadar kasetlerde, devamında dvd’de, trt’de show’da falan her karşıma çıktığında izledim / hala da izlerim – TBB babamla en favori filmimizdi, statik olan herşeyden nefret eden annemse bizim aynı filmi defalarca ve defalarca seyredip, aynı yerlerde böğürerek gülmemize asla anlam veremedi. Yıllar içinde her alanda olduğu gibi filmlerde de “psycho-noir olsun, bizim olsun” diyen bir bünyem olmasına rağmen, TBB bir kenarda çocukluk olarak duruyor, hala aynı sahnelerde gülüyorum salak gibi... hatta hafiften dürtme bile olabilir etraftakileri, “a-ha-hahaha işte burası çok süper” diye... Bak şimdi de dürtercesine söyliycem: en çok hani bunlar konserden kaçarlar ya her taraf polis kaynarken, işte orayı severim. Bi de tabii ki ona buna verdiğim için defalarca ve defalarca satın aldığım soundtracki var ve sanırım tüm soundtracki seviyorum ama işte galiba everybody needs somebody to love’ı biraz daha fazla seviyorum, sanki.

4 Temmuz 2009 Cumartesi

and the GPS read

Öff çok sıcak. Bu aralar hergün sokakta, her gece başka bir takım insanlarla zaman önce verilmiş sözleri yerine getirme çabası içindeyim. Sürekli bir yerlere gitmekten, bişeylere yetişiyor olmaktan da acaip beziyorum ama gittikten sonra genelde “olsun, iyi oldu geldiğim” diyorum – çok klasik.

Evde zaman geçiremediğimden, yaptırdığım bazı tadilatların henüz hiçbir faydasını göremedim, evde zaten normal bir evde olandan daha fazla raf vardı, şimdi daha da fazla var ancak kitaplar, cd’ler hala her yerdeler, yerleştirilmeyi acaip bir şekilde bekliyorlar.
“Bu niye burda ayaamın altında” diyebilecek bi tek ben olduğumdan bana ve de onu oraya koyan da ben olduğumdan, kavgasız gürültüsüz takılıyoruz evin içinde ben ve kendim.

Geçenlerde Coetzee’nin Youth’unu okuyordum da, 19 yaşındayken 30 yaşında bir kadınla bir affair yaşamaya başlıyor ve kadın çok kısa bir süre içinde C’nin küçücük dairesine gelip yerleşiveriyor ama çocukluğundan beri kendi odası olan bir insan için bu durum an itibari ile çekilir şey olmaktan çıkıyor – within days he had begun to resent the clothes scattered everywhere, the mass in the bathroom demiş...

Bugün biricik gazetemde ise manşet-üstü kutucuktan verdikleri araştırma çok komik, 40 yıl süren araştırmanın sonucuna göre yalnız yaşayan orta yaşlıların hafıza problemli olmaları ihtimali daha yüksekmiş… 1970-80lerde Doğu Finlandiyada (niye?) ortalama 50 yaşlarında olan 2000 kişi ile yapılan araştırmanın sonuçları yayınlanmış. (bir araştırmanın sonucunu 40 sene beklemek...) Neyse abuk sabuk 2-3 cümleden sonra son cümlede diyor ki: orta yaşta tek başına yaşayan erkeklerin ileride bilişsel sorun (bilişsel derken?) yaşama riski yaşamlarını eşleriyle geçirenlerden 2,5 kat daha fazlayken, kadınlarda bu oran 1,87 kat.

Doğu Finlandiyalı denek grubu üzerinden genelleme yapan syn.araştırmacılara soracak birçok soru geliyor aklıma ama Doğu Finlandiyalıları seviyim, bize bişey olmasın demek istiyorum kısaca.

30 Haziran 2009 Salı

Biz bi’gün Nesli’yle...

.
İnsanlarla nerde ne zaman tanıştığımı genelde hatırlamıyorum. O kadar çok insanla tanışıp / tanış seviyesinde kalıp, hayatıma o kadar az insanla devam ediyorum ki, tanıştığım anları genelde (insanları da çoğunlukla) unutuveriyorum.
Nesli’yle de tanıştığımız zamanı hiç hatırlamıyorum. Ofiste falan olmalı tabii. Birgün gelmiş, etrafına bakıp “bu mudur” demiş, devamında yavaştan toplantılara falan girmiş olmalı.
Sonra Nu Teras’ta soğuk soğuk beyaz kadehleri tükettiğimiz ve hayata dair konuştuğumuz zamana nasıl vardık Nesli’yle, aralarda hiç mi tepeler / çukurlar falan olmadı, biz ne zaman dost oluverdik bilemiyorum.
6 seneye yakın bir zamandır, Nesli hep etrafta, yanımda, olmadı bi tlf uzaklıkta, gece blackberry’de, sabaha karşı feys’de oldu.
Bu 6 sene içinde bir zaman, geçmiş zaman, Nesli "çok sıkıldım gidiyim artık" dedi bir kere. Ortada fol yok - yumurta yoktu. Sadece yorgundu ve gerçekten de çok sıkılmıştı. O zaman giderken Nesli’ye bir kolaj yaptırdığımı hatırlıyorum – içinde kimler vardı kimbilir...
Sonra Nesli geri geldi, o arada Nesli-ben ve başkaları olarak Barcelona’nın bütün tapaslarını yediğimiz zamanlardaki insanların hepsinin hayatı değişti. Bi biz ikimiz aynı evrende yaşarken, diğerleri paralel evrene geçtiler, bizden uzaklara gittiler.

Bizse Nesli’yle hep “bi gün” için planlar yaptık. Bir yaz her Cuma’yı mtg rqst’lerle kapattık, sonra her Cuma ikimiz de başka yerlere gittik, başka insanlarla – ama hiç mi kızmaz insan birbirine, kızmadık. Hep bi gün şu şu şu mağazalara gidelim diye planlar yaptık. Nesli hep daha çok insanı sevdiğinden, bense pek sıcakkanlı bir insan olamadığımdan; bi gün şunu yapalım bunu da çağıralım planları yaptı Nesli, hımm dedim ben de.
...
.
Zaman su gibi aktı gitti. Nesli şimdi hayatımın en integrallerinden birisi iken, yine gidiyor. Geçen sefer gidiyor diye gizliden gizliye kızmıştım Nesli’ye, şimdi sadece Nesli yanımda yakınımda olmayacak diye üzgünüm.
Ve diğer taraftan da Thom’un dediğini diyorum:
I used to think There was no future left at all
Open up, begin again Let's go down the waterfall
Think about the good times and never the bad
Never look back
Never look back
.

29 Haziran 2009 Pazartesi

Death of A Ladies' Man

.
.
O zaman çayımız demli olsun.
Yanında da tüttürecek hafif bir captain black olsun...
Pzts’yi off yapmaya karar verelim mi? Verelim anasını satiyim.
Pygmy de bitmiş olmasın mı bu arada? Olsun...

Önce memories dinleyelim, biraz bağırtaraktan.
Sonra fingerprints’e atlayalım, şımarık.
Sonra “
don’t go home with your hard on”’u dinleyelim, o kadar iyi gelsin ki ruhumuza, gülelim beraberinde ve de repeat’e alalım; çayı tazelerken o dönüp bi daha başlasın “you can’t melt it down in the rain”...
.
.


27 Haziran 2009 Cumartesi

Doubled Up Inside



Bazen bazı insanlar vardır etrafta, ne sıklıkta gördüğünüzü tam bilmezsiniz ama sanki hep oradadırlar, siz gelmeden önce gelmiş, siz giderken de orada kalacakmış gibidirler. O yüzden apartmandaki şahin amcanın (mesela) ölmesi acaip gelir insana, tam ölmüş gibi de olmaz – pek gözükmüyor ortalıkta gibi olur...
Dün, 6 senedir ofise gittiğimde hep orada olan ve sanki hep orada olacakmış gibi olan birisi ayrıldı şirketten, birkaç başka insanla birlikte. Tam arkadaştık da denemez aslında ama beklenmedik anlarda çok komik olabilen ve de hayata bizim gibi tersinden bakan bir insan olduğu için başka türlü bir ortaklığımız vardı sanki, gidişine engel olabilmem mümkün değildi ama bütün şirkette güvendiği 2-3 insan arasında en başlarda geldiğimi bildiğimden olsa gerek, acaip bir beceriksizlik hissi var tam yutkunduğum yerde...

Dün bütün günü, bizim ekip Bebek’te geçirdik, hayata dair 1:1 değerlendirmeler yaparak, sonra ben hariç herkes laptoplarını açıp isolated çalıştılar. Ben güzelim boğaza sırtımı dönmüş, 1:1’larda hergün en az 8-10 saatimi birlikte geçirdiğim insanların hayatlarında olan bitenden bazen ne kadar da az haberdar olabildiğimi; illa da sonuç demekten aslında sürecin kendisini nasıl da ıskalayabildiğimi; “bu noldu” diye sorduğum her işin, “buna da bakalım” diye istediğim her işin benden 10küsur yaş küçük insanların ruhlarında ve bedenlerinde yaratabileceği etkilerin, ayın sonunda çıkan P&L’de ya da KPI dosyasında ne kadar da okunamadığını düşündüm.


Aslında tam depresif üzgün müzikler dinleyip, kendimi uykuya vermem gereken bir haftasonu. Ama bugün Gülsen’in doğumgünü –alkole verdiğim uzun es döneminin de sonu (çok şükür). Babamın, annemin doğumgününde ölmesi, annemin doğumgünlerine bir kasvet getirmiyor – sanırım kasvet getirsin diye değil de, onu anmadan keyif yapmayalım diye bir sözleşme imzalamış kendisi, yukardakiyle... “Denizden babam çıksa yerim” diyen babamın anısına balık yiyip, alkol alıcaz Gülsen’le – her sene yaptığımız gibi. Akşam da Çello Etrafında Buluşmalarda Süreyya Operasının kırmızı kadife perdelerinde ruhlarımızın dinlenmesini diliyorum, Gülsen’e hediye olaraktan.

Müdüriyet yazımızı okumayı bitirince portishead dinlemenizi ve sevdiğiniz insanların kıymetini bilmenizi rica eder... Ayrıca bu yazımızda yazar, yapılan yorumları “o benim özelim” diyerek modere edeceğini ve belki de yayınlamayacağını belirtmektedir...
(Dün okuduğum bir enteresan mailin bitiş cümlesinde de dendiği gibi): Anlayışınız ve uygulamaya göstereceğiniz dikkat için teşekkür ederiz.
.
.

25 Haziran 2009 Perşembe

Catherine De Barra

.
.
You've murdered my thinking
I gave you my heart, you left the thing stinking
I'd shake from your spell if it weren't for my drinking
And the wind bites more bitter with each light of morning.
I envy the road, the ground you tread under,
I envy the wind, your hair riding over,
I envy the pillow, your head rests and slumbers,
I envy to murderous, envy your lover
'til the light shines on me
I damn to hell every second you breathe


24 Haziran 2009 Çarşamba

22 Haziran 2009 Pazartesi

Tiskinen İnsan VolumeXXL

Çantamda 9.Mart.2005’ten beri taşıdığım küçük bir moleskine var. İçinde genelde sık gittiğim ülkelerde / şehirlerde nerde en iyi cinnamon roll’u yemişim, o vintage butiğin adı / adresi neymiş, kaldığım otellerin / gittiğim restoranların telefonları nelermiş gibi gereksiz sayılabilecek notlar var, bir de tatillerde pool olarak harcama yapıldığında nerde, kim ödedi, kimin kime ne kadar borcu var hesapları...
Geçen akşam, bu defterin içinden bir not aramam gerekti ve 3 sayfa kadar “sevdiğim şeyler” listesi ile karşılaştım. Şaşırmadım çünkü arada hayattan çok bezdiğim zamanlarda (yani sık sık) “ama bak sevdiğin bunlar var” diye kendikendime hatırlatmak için (psikolojik bir soruna işaret etse de) yapıyorum bu listeleri (çocukluğumdan beri)...
Liste son derece saçma: yeşil elma, arabam, uyumak, o ayakkabım, şu yüzüğüm, custo barcelona, bergamotlu şeker gibi bir bazı maddelerden oluşuyor... 3 sayfayı da aralıklarla yazmışım (hergün bir tane yaziyim istemişim ama sonra her allahın günü sevdiğim birşey bulamayınca ve de mesela ayın 19’unda elma, 20’sinde badem, 21’inde incir yazdıktan sonra, bunun böyle manav listesine dönüşmesinden fena halde üzüntüler duyarak, ara vermişim).
O listeye bakıp, “artık chardonnay ve shiraz da sevmiyorum” dedim. Chardonnay çok meyvalı, shiraz çok aromalı geliyor.
Neyse bu uzun girizgahın sebebi şuydu: sevdiğim ne kadar az şey var yarabbi....
Oysa sevmediğim şeylerden bahsetmem sözkonusu olursa, sayfalarca liste yapabilirim. Tiskinen insan volumeX yazarken AslıHayvanı için, 1 saatte falan tiksindiğim yüzlerce şey bulup, kendimden de tiksinir gibi olmuştum...

Bugün itibari ile en nefret ettiğim şeyi açıklıyorum: 2.köprüdeki KGS-Dolum gişeleri.
Köprünün kendisi değil... Köprüye karşı nedenini tam çözemediğim bir hoşgörü besliyorum. Köprünün kendisini affedebiliyorum.
Gişelerden ölesiye tiksiniyorum.
Gişelerin KGS ve OGS olarak sadece ve basitçe 2’ye ayrılmamasından, en sağda misal 2 tane KGS-Dolum gişesinden sonra (sola doğru saydığımızda) 2 tane OGS, sonra 2 tane KGS, sonra tekrar 1 adet KGS-Dolum, sonra 7 tane KGS, 5 tane OGS gibi bence tamamen saçma diziliminden nefret ediyorum.
Muhtemelen yıllarca şişe dibi gözlük takmak ve sivilce patlatmak, dolayısı ile hiç sevgilisi olamamak, bu nedenle tüm insanlara işkence etmek gayretinde olan bir nevi unibomber idi bu gişeleri düzenleyen diye düşünüyorum.
Yoksa normal insanlar diyorlar ki: KGS-Dolum gişesi diye birşey yapılmaz (ayıptır bi kere), yapılacaksa, KGS ve OGS’ler arasına konmaz. Neden? Çünkü bizim sıra denince bozmaktan, kuyruk denince basmaktan başka bi bok anlamayan halkımızın zaten gelirken “ben OGS’li bir insanım, o taktirde OGS çizgileri arasından gitmeliyim, ki işte benim ne kadar da salak olabileceğimi düşünüp, yerleri sarı sarı çizmişler” demesi, keza KGS kullanan bir insanın “ben beyazlardan gitmeliyim, çünkü beyazlar KGS” demesi, bu şekilde koşullanarak sıraya girmesi, asla şeritler arasında anlamsız gezintilerde bulunmaması, KGS’nin gişesinde elinde 5 TL kağıt para ile arkasındaki araçlara gülümsememesi falan beklenemez.
O zaman sen neden düz yolda yürümesini bilmeyen adama çetrefilli alengirli gişe dizilimi yapıyorsun?
“Sağ 5 tane KGS, sol 8 tane OGS kardeşim” diyeceksin, arasına da bayağı demirlerden falan set çekeceksin. Budur.
KGS-Dolum gişesinden nefret ediyorum. Yerinden, kendisinden, mevcudiyetinden.
...

One Man's Treasure

19 Haziran 2009 Cuma

Pink Elephants

16 Haziran 2009 Salı

Grip kafası

Kafamın içinde sanki bir mengene ile birşeyler sıkıştırıyorlar. Dün gece eve geldiğimde perişandım. İlaç aradım. Evin çeşitli noktalarında çok süpersonik cold & cough, severe cold, against cold gibi envai çeşit ilaç buldum. “Hah bu tam şimdi lazım olan şey” dediğim tüm ilaçlar, EXP05/07, EXP12/07… en yakın tarihlisi EXP11/08 idi. Öldürmez biliyorum ama efficacy seviyesi düşük olur. Hiç yoktan iyidir falan diye 11/08’e razı olsam mı derken, bir tane 01/11 buldum! Keşke bu durum yıllardır hasta olmadığım anlamına gelse… oysa sanırım daha ziyade çöp evde ölme ihtimalimin ne kadar kuvvetli olduğunu gösteriyor. Tamamen tembellik - dün gece bulduğum tüm EXP05/07leri falan aynen bulduğum yerde (alakasız bir çekmece, bir torba vb) aynen bulduğum gibi bıraktım tekrar. Yani gelecek sefere hastalandığım zaman da, EXP05/07 ilaçları yine bulup, “ahhh tam ihtiyacım olan şey” diyip, tekrar o çekmeceye geri koyacağım muhtemelen. Neden hazır elime geçmişken çöpe atmıyorum di mi? Hiç bilmiyorum.

Bu durum geçen hafta gittiğim seyahat yüzünden. Dışarısı 45 derece; arabaya binince arabanın içi a) gölgede bekleyen bir araba ise 18 derece ya da b) güneşte bekleyen bir araba ise 55 derece; ofis/otel vb kapalı mekanlar mutlaka en fazla 20 derece. Böyle bir dengesizlik içinde, aman yok layered giyin de gel falan, ne layerı, 18-55 arasına kaç layer sığar? dışarıdaki insanların hepsinin beyni pelte olmuş, içerdekilerin hepsinin beyni donmuş. Böyle pelteleşen ve sonra aniden şok etkisi ile donan, donan ve direkt sıvılaşan beyinler var her yerde. “Napıyosunuz” dedim “hani iş haricinde?” “Alışveriş merkezleri var” dediler...
- İş çıkışı napıyosunuz?
- Alışveriş merkezlerine gidiyoruz, yemek yiyip, alışveriş yapıyoruz.
Şahane.
- Haftasonu napıyosunuz?
- Alışveriş merkezlerine gidip, alışveriş yapıp, yemek yiyoruz.
Vaaay çok değişik.
Ben bilmediğim bir yere gidiyorsam, illa güzel yemek yiyim, o esnada ya da devamında güzel müzik olsun istiyorum – taş topaç kaya su vb doğal ya da müzemsi mekanlarda biriktirilmiş şeyler görmekten ziyade... Yenenler de, dinlenilenler de illa her zaman en sevdiğimiz şeyler olamaz tabii, gidilen yere göre insan esneyebilir – mühim olan, o esnada yapılabilecek en iyisini yaptığından emin olmak…
Hiç ses / müzik olmayan bir mekanda; Filipinli bir kızcağız (kafasında bandana gibi bir şey ile sanırsam hafiften korsan tadı yakalanmış bir kostüm içerisinde) balık servisi yaptı bize. Pek lezizdi de, anısı kalmadı. İlk gittiğim gün, birkaç saat iş-güç sonrası, yemeğe kadar arada biraz zaman vardı, o gün için bana evsahibesi olan İngiliz abla, beni alıp towers’a çıkarttı. Çok turistik. 120 katı 10 saniyede falan çıkan bir asansör (ve o asansörün içine seneler önce konulmuş ve orada unutulmuş bir elevator-boy) ile tepeye vardık. Daire şeklindeki katta dış çeperin yaklaşık 1 metrelik bir kısmı döner bir mekanizmaya sahip. Şimdi bunu başka bir ülkede olsa, pek teknolojik, pek şahane, pek şöyle pek böyle falan diye değerlendiririz kesin ama burada direkt “o kadar tembeller ki, 10 dakka yürümemek için katın etrafını döner yapmışlar” diyoruz. Sen durduğun yerde duruyorsun, hafif kokteyl tadında, o kısım yavaştan yavaştan dönüyor. Camlara da bildiğimiz ilkokul seviyesi stickerlarla o esnada görmemiz gereken yerlerin isimlerini yazmışlar. İşte bilmemne palace, bilmemne center falan.

Neyse yolda Dusklands’i okudum. 2 ayrı novella denebilir aslında. The Vietnam Project acaip ruh hastası idi (başarılı anlamında); diğeri Barbarians’ın draft versiyonu sayılabilir (nasıl baydı beni belli değil). Ama Coetzee’nin ilk kitabı olduğunu hatırlarsak, adamın sırasında gitsek, Dusklands’i de severek okurduk demek lazım.
Şimdi Boyhood okuyorum. Çok iyi. Çok mutluyum bu kitapla.
Pygmy geldi (–dün gece nerdeyse kendisine sarılıp uyicaktım) ama Boyhood bitmeden başlamak istemiyorum… Sevmediğim 5 kitabı aynı anda okuyabilirim ama sevdiğim 2 kitabı aynı anda okuyamam… (PS: Aslıhayvanı pls Pygmy’yi benden önce okuma)

14 Haziran 2009 Pazar

moody as bitter:sweet sings along


10 Haziran 2009 Çarşamba

Dünyanın altı vs üstü?!


Genelde seviyorum gitmeleri. Gittiğim yerlerdeki insanlar ve mekanlar tanıdık oldukça, bazen daha az seviyorum oralara gitmeyi ama birçok yer var “iyi ki gidiyorum / yine olsa, yine giderim” dediğim...
Bu sefer pek isteyerek gitmiyorum... 3 gündür ajandayı değiştirmeye gayretlenip, “yaa tamam neyse” deyip durdum kendikendime. Sonunda annem bugün, neydi o elif şafak'ın pembe kitabı, ordan bana kendi çizdiği satırlardan birşeyler okudu, günün sözü tadında: “dünyanın altüst olmasına çok takma kafayı, altının üstünden daha kötü olduğunu nerden biliyorsun” tadında birşeydi okuduğu. Doğru, yani bilmiyorum tabii, dünyanın altı üstünden daha iyi olabilir - belki de. Kısacası, gidiyorum - zaten sıkıyosa, gitmiyim.
.
.
Sabahları uçaklar saat kaçta olursa olsun, öncesinde bavul yapmak heppp ama hep sabaha karşı oluyor / olabiliyor...
Bavul da zaten hep saçmasapan oluyor – tam 9 sene oldu: mantıklı bavul yapabilme yetkinliğimi / becerimi yitirdim. Gittiğim her yerde (tatil için olsun / iş için olsun) “bunu niye getirmişim” dediğim en az 3-5 parça, “hiçbirşeyle uymayacağı için giyemeyeceğim” en az 3-5 başka parça ve de kaç günlüğüne gittiğimden bağımsız olarak, manasız bir sayıda t-shirt(ler) oluyor bavulda...
Bavulu hazırlarken mantık bir yerde çöküyor ve “koy gitsin, giymezsen de giymezsin” diyen sese yenik düşüyorum... Bu sefer çok az eşyayla seyahat etmek konusunda bir gayretim var; mantığın çöküşüne saniyeler kala, kendimi eşyalardan kopardım, ara verdim – sonra tekrar, ruh ve akıl sağlığı yerinde bir insanmışım gibi, bavula rasyonel yaklaşıp, “bu kadar” dedim... Sabah yanıma alacağım kitap adedi konusunda, son anda şeytani bir dürtme ile saçmalayacağımı biliyorum ama o kadar olacak artık.

O zaman Plan A diyelim biraz olsun iyi hissetmek için; dandy sevdiğim diyarları, hava griyken aniden açan güneşleri çağrıştırır her daim.
.
.

7 Haziran 2009 Pazar

Pygmy - coming soon to a bookshelf near you


Chuck’ın son (10.) kitabı Pygmy kısa bir süre önce yayınlandı.

Hayattaki en güzel şeylerden birisi sevdiğimiz yazarların yazdıkları kitapları yayınlandıkları anda (yani tam da susuzluktan çatlayacakmışız gibiyken) alıp, bir solukta okumak diye düşünüyorum.
O yüzden sevdiğimiz yazarlar sonsuza kadar yaşasınlar ve de beyinleri sulanmadan / aynı kalitede yazmaya devam etsinler...
Amin.
Ve tabii keşke sevdiğimiz tüm yazarların kitapları yayınladıklarında (en azından 1-2 günlüğüne bile olsa) bizler de o ülkelerdeki kitapçılarda raflar arasında dolaşabiliyor olsak. Onları alsak, sonra gitsek başka raflar arasında yerlere oturup, kitaplardan kitaplar beğensek, gittiğimiz uzak diyarlarda elde var sadece bikaç gün iken, o kitapçılarda en azından bir tam günü geçirsek...
Ülkemizde de sevdiğimiz yazarlar var tabii, onları da her daim hasretle bekliyoruz. Bizim memlekette çok fazla raf dolaşıp içimize kitap kokusu çekmemiz pek mümkün olmuyor ama buna da şükür...
Pygmy normalde bugünlerde ellerimin arasında olacaktı ama getirecek kişi gelişini 1 hafta erteledi (çok bedbahtım). Neyse, haftaya benim olacak yavlum chuck’ımın son işi. Yine son derece ruh hastası olduğunu tahmin ettiğim kitabı, helecandan titreyerek ve de gözlerime uykular girmemecesine okiycam inşallah.
Burda da Pygmy ile ilgili konuşan Chuck var!

Btw pazar gecelerini ve pazartesileri hiç sevmiyorum, ezelden...

.

.

6 Haziran 2009 Cumartesi

Nicholas Edward!

Headcleaner en sevdiğim kitaplar listesinde ilk 5’te falan rahat yer alan And the Ass Saw the Angel’ı yazmış. Üstüne de bu sayfayı okuyan herkeşlerin en bi sevdiği, adamımız Nick konusunda bir sürü şey.
Yazıyı okuyunca geçen gece, hemen kitabımı başucuma aldım. Altı çiziktirilmiş satırları / işaretlenmiş tüm sayfaları falan bir çırpıda tekrar okudum. Sonra “özlemişim adamı” dedim, gittim bütün cd’lerini ayıkladım, kapağı-var!-içi-nerdelerin? içlerini buldum, iç-burda!-kapağı-nerdelerin? kapaklarını buldum... salak gibi tarih sırasına da dizdim.. O arada bayağı bir zaman önce almış ve hiç dinlememiş olduğum “maximum nick cave” (unauthorized biography) de çıkmasın mı saklandığı köşeden?! Oha dedim kendime (tamamen unuttuğum için kendisini). Hemen dinledim.
3 gündür falan arabada, evde, ofiste eski albümlerini dinliyorum. Let Love In’i arabada, Henry’s Dream’i ofiste, Your Funeral My Trial’ı evde. Sonra Murder Ballads’ı arabada, No More Shall we Part’ı evde falan... The Boatman’s Call’ı sevmem ama onu bile bi kere döndürdüm.
Bu gece Kicking Against the Pricks acaip iyi geldi. Çok uzun zaman olmuş bu albümü dinlemeyeli. Muddy Water ile başladığında zaten insan inceden ayarlanıyor, sonra zart zurt iniş çıkış falan derken Hey Joe ile tekrar ruhumuz sarsılıyor. The Singer’da “yavrum bu ne ses” diyoruz, o bize “suddenly i realize nobody knows me, there is no place i belong” diyor ama satıraralarında bildiğimiz “umrumda değilsiniz” tadında... salak black betty, ağlak running scared, şaşkın all tomorrows parties, dingin sakin by the time i get to phoenix, yorgun ve delirmiş the hammer song... ve hadi bakalım something’s gotten hold of my heart. Bir cigar yaktırıyor daha başladığı anda. Çok anısı var something’s gotten hold of my heart’ın. Daha bir gençliğimiz diye mi niyeyse, direkt yıllaaarrr öncesine gidiyorum. Nick’i falan unutuyorum ama haince ve şarkının patladığı (marc almond’la) 88-89lara gidiyorum. Güzeldik abicim o yıllarda. Salak aşklar falan yaşardık (gerçi salak aşkları sadece o yıllarda yaşamadık, öncesinde misal 85lerde falan ben en salak ve ennn büyük aşkın pençesinde perişan bir insandım, o ayrı), akşamları okuldan dönünce (cep telefonu, internet, höö?) evin telefonu çalar, aman da muhabbet edilirdi... hımm şimdi farkediyorum ki, o zamanlar telefonla konuşan sosyal bir insandım ben; çok konuştum da mı böyle oldum acaba? Neyse işte sabah okula beraber falan gidilirdi, çıkışta beraber yemek yenirdi. Çok geyik ama çok şahane günlermiş.
20 sene geçmiş üstünden.
Sanırım Grinderman falan dinlemek ve gerçek hayata geri dönmek lazım... ama önce bi what a wonderful world dinliycem nick’im cave’imden. Bir gece, ece’yle bir yerden dönüyorduk (nerden?), tam da 1.köprünün üzerindeydik. B sides & Rarities volume II’yi koymuştum da, ılık ılık rüzgarlar esmişti, bir huzur yayılmıştı bünyelere... O huzur gelsin nick’den bana, benden de size!

4 Haziran 2009 Perşembe

Evvelsi gün, dün, bugün…


Bu aralar günde ortalama 5-6 saatim toplantılarda geçiyor. Toplaşmaktan çalışmaya zaman kalmıyor. Hatta geçen akşam, ertesi gün yapılacak bir toplantıya bitirmem gereken hazırlık yüzünden gece 00:30’da çıktım ofisten. Maslak o saatte (zaten sadece o saatte) in-cin-top-köpekler... 1.Köprüye giden yol gayet akışkan ve fakat gecenin o saatinde köprüyü 30 dakikada geçtim ya da geçtik çünkü tek şerit halinde trafiğe izin vardı. Dikkat Kasis! tabelaları arasında belli kısımlarda baya bildiğimiz asfalt kaplamayı kaldırmışlar, sanki kozyatağı (niyeyse) falanmışçasına yerde yarıklar açmışlar, açılan yarıklarda birbirine değdiğini, değmek ne demek birbirine sarmaş dolaş olduğunu düşünmek istediğimiz bazı demir halatlar sanki uçları kopuk / kesik bir görüntü endam eder vaziyetteydiler. Tek şerit ve “hayırdır hocam noldu?” diye geçerken tüm araçlar o açılan yarıkların yanından (evet birden fazla, sanırım 3 adet idiler), arkamdaki araçta da gayet endişeli bakışlar edinen bir fırça bıyık vardı… “Hergün geçiyoruz o köprüleri” diye acaip tırstım gece gece - sanki köprü üstündeyken de benzer yarıklar aniden ((ya da yavaştan ne fark eder) (ve tabii kendiliğinden)) açılacak ve kara delikmişçesine inivericez şerit şerit, bir zaman, bir şekilde gibi geldi.
Sonra dün ofise gidip yine toplaşınca bir cam kubbe içinde, sanırım 30 tane falan mentos şeker yedim fenalıklar geçirerek. Bir yudum kahve, bi çilekli mentos. Toplantı katılımcılarından bir tanesi – nispeten sevdiğimiz bi insan olmasına rağmen, hem ağır konuşan, hem de kendisine misal “bugün nassın bakalım?” dendiğinde dahi “yo yooo…” diye cümleye başlayan bir kişi. Diyalog içinde anlatıyorum:
PaigeMarshall: “hımm doğru söylüyosun aslında, tamam, öyle yapalım”
YoYoookişisi: “yo yooo ben dedim diye yapmayalım, yani siz de hem fikirseniz”
PaigeMarshall: “e mantıklı dedim, ok işte”
YoYoookişisi: “yo yooo içinize sinerse yani”.
Bu yo yooo’lar bi de öyle bir tonlamayla geliyor, o anda öyle bir sarsıntı / yer yarılması da oluyor ki; insan “ulan çok ters bişey söyledim adama, bak ayıp oldu” gibi hissediyor... Böyle böyle kendisi toplantının yarısında yo yooo dedi, her yo yooo’da yerler yarılır gibi oldu, her yo yooo’da ben bir mentos daha yedim. En az 100 kalori vardır.
Kalori demişken geçenlerde çok zor bir işi yaparken kendi kendime iyilik olsun diye, sanırım sürecin yarattığı delirium anında, haziran sonuna kadar sağlıklı beslenme & alkol’e break kararı aldım. İrademe sıçıyim afedersiniz, mayısın ortasından beri, iglo (ki reklamlardaki hanımkızımız bezelye diyemiyor diye çok dalga geçmiştim ama ürünler hakkaten şahaneymiş), light cookie, enerjisi azaltılmış çıbık kraker, organik bilmemne, zıkkımın kökü gibi şeyler yiyorum. Kilosal olarak bir değişim göstermedim, zaten sanırım verecek pek fazla kilom yok. Ancak alkolü pause etme kararı çok saçmaymış, misal şu günler tam serin serin pembe şaraplar içilecek günler ama işte bi kere karar vermiş bulundum. Saçma da olsa, karar karardır.
Son olarak; bu sabah “çok gezen çok bilir” ve biraz kendi müşterilerimizden başka insanlar da görelim diye, kahvaltıyı Tamirane’de yaptık, hemencecik yanında da Moleskine Detour Sergisine gittik. Beste Miray’ı hakkaten severek izliyorum, kendisi yine outstanding bir iş çıkartmış. Onun haricinde bir sürü “vaayy” dedirten iş vardı (araya kaynamış “çok acaip bi insanım” ya da “deliyim ben ama dünya farkında değil” diye özetleyebileceğimiz bazı ego patlamaları da tabii) ancak Stefano Faravelli’nin önünde saygıyla eğiliyorum... Sırf onu görmek için gidilir sergiye. Moleskine defterleri yıllardır severek tüketen bir ekibiz biz ofiste, sanırım hepimiz sadece moleskine kullanıyoruz – biz de süper bir sergi çıkartabiliriz çeşit ve içerik açısından. Ama bizimkilerden “tek kullanımlık beyaz eldivenler giyilerek gezilecek bir sergi” olmaz, biz zaten kahve falan döküyoruz daha ziyade üstlerine, yaşanmışlık gösterir diyerekten… Zaten bugün ellerimizde forensics tadında beyaz eldivenler ve de ayaklarımızda ince & yüksek topuklarla acaip zorlandık demir delikli panellerin üzerinde bir bloktan diğerine geçerken – ceylanca sekmeler gereksiz. Giderseniz topuklularla gitmeyiniz diye diyorum. Bi de biz ordayken (enerji müzesi ya orası) bir grup çocuk geldi, eğitmen enerji kaynaklarını sordu; çocuklardan toprak, ışık gibi çığlıklar yükseldi… eğitmen de otomatiğe bağlamış olarak çocuklara; “sürdürülebilir enerji yani sürdürülebilir yani hiç bitmiyor” dedi. Sanırım karşılıklı pek güzel anlaştılar…
Çocuklar çiçektir, onları sevelim.

23 Mayıs 2009 Cumartesi

Silence is (really) sexy!

En sevdiğim cumartesilerdendi. Telefon sadece birkaç kez çaldı, gelen smsler hemen cevap gerektirmiyordu, e-mail gelmedi bile denebilir.
Gazete, kitap, çay, tost, kitap, çikolata, cigar, kahve, uyku, haşlanmış sebze, çay, badem şeklinde geçti gün.
Uyandığım zaman (2. Uyanışta) 18:07 falandı. Ev nasıl sakin, nasıl sessiz. Salonda güneş var hala ama sıcak değil, sadece sarı bir ışık.
Sonra okuma koltuğuma kurulup da, laptopu kucağıma aldığımda dedim ki: bu evin en güzel tarafı bu kadar sessiz oluşu. Uzun uzun denize bakmak da güzel, gemiler falan geçerken, sabah / gündüz / gece renkler de güzel, güneşin batışı vs vb. Ama en güzel tarafı 10.kattasın diye, korna sesini / trafik gürültüsünü bile ancak arada sırada duymak; sadece kuş sesi en güzeli. Katta 2 daire var, karşımdaki daire boş. Üstteki dairelerden birinde yaşayan kadın senenin yarısından fazlasını Bodrum’da geçiriyor; diğeri de senenin en az 3 ayını Amerika’da...
Evin içinde ses / gürültü yaratabilecek tek canlı da benim: müzik / tv / dvd olursa ses var, yoksa yok... Tam bunları düşünüp, aslında bu ev mi huzur veren, yoksa yalnız yaşamam mı diye soruyordum ki;
şu blog yazısını okudum. İnsanın hayatında rahatsız edecek ses olacaksa, illa oluyor demek ki.
Huzur dolu haftasonları diliyorum efem...
.
.


21 Mayıs 2009 Perşembe

I'll Take Care of You


18 Mayıs 2009 Pazartesi

Hello Africa!


Şu aralar Radyo Eksen’de her reklam arasında “NTV Bilim” en başta çıkıyor. Tüm NTV reklamlarını konuşan tok sesli şahsımız bize “Hepimiz Afrikalıyız! İnsan 60bin yıl önce başlayan yürüyüşte nereye vardı?” diye soruyor. “Bi yere varmadık anam” demek istiyorum ben, “fazla yürümedik de zaten biz. Afrikadan çıktık, hafif sağ sonra az topla sonra hafif sol yapıp, memlekete geldik, emmi usulü oturuşlar çömdük ağaç altına, hala ordayız.”

Bilim insanı değilim, ancak bu kadar anlıyorum bilimden. Hatta dergiyi aliyim dedim kendime ama sırf Afrikalıyız diye şimdi kendimi bilim konularına veremiycem. Geçen gece sevgili hayvana anlatmak istedim ama popüler bir mekanda, ses-gürültü-görsel kirlilik olmasın diye bahçe tarafında, masamızda bol bitki, böcek ile otururken bulup da okuyamadım, loştu biraz.
Elizabeth Costello’yu bitirdim.
Kendisinin sevdiğimiz saydığımız Elvis Costello ile en ufak bir kan bağı yok, zaten Elvis Costello da Elvis Presley’in adını, sonra da kendi büyükannesinin kızlık soyadını alıp (atıyor muyum şimdi? ama sanki öyleydi) bu “sahne ismini” yaratmış kendine, bi de Napoleon Dynamite var kendisinin bilinen ismi...
Amaan çok uzadı, neyse Elizabeth Costello, sevdiğimiz ağır abimiz J.M.Coetzee’nin kitabının ve de kitaptaki karakterin adı. Kendisi 60lı yaşlarda bir Avustralyalı yazar ve de kitabın her bölümünde biryerlerde bir konuşma yapıyor, o konuşmaların etkilerini hem okuyucu olarak biz böğrümüzde hissediyoruz, hem de Elizabeth teyze kendisi kendisini keşfediyor. Misal ben vejetaryan falan değilim ama Elizabeth kesimhaneleri anlatığında “bir daha yiyemiycem anasını satiim” dedirtiyor okuyana ama sonra kendi kendisi ile de yüzleşiyor, “iyi hadi yemedik kuzuları / danaları, deri çanta da kullanmadık ama abicim ayakkabıları napıcaz” diyor... O noktada biz de “oha! Hakkaten abicim” diyoruz. Olay sadece kürk giymem diye soyunmakla bitmiyor... Sıkıyosa deri de kullanma, deri mont falan demiyorum bak, deri ayakkabı çizme falan giyme.

Neyse gelelim bizim neden Afrikalı olduğumuza.
Çok net:
The alphabet, the idea of the alphabet did not grow up in Africa. The alphabet had to be brought in, first by Arabs, then again by Westerners. In Africa writing itself, to say nothing of novel-writing, is a recent affair.
A second remark: reading is not a typically African recreation. Music, yes; dancing, yes; eating, yes; talking yes – lots of talking. But reading, no, and particularly not reading fat novels. Reading has always struck us Africans as a strangely solitary business. It makes us uneasy. When we Africans visit great European cities like Paris and London, we notice how people on trains take books out of their bags or their pockets and retreat into solitary worlds. Each time the book comes out it is like a sign held up. Leave me alone, I am reading, says the sign. What I am reading is more interesting than you could possibly be.
Well, we are not like that in Africa. We do not like to cut ourselves off from other people and retreat into private worlds. Nor are we used to our neighbours retreating into private worlds. Africa is a continent where people share. Reading a book by yourself is not sharing. It is like eating alone or talking alone. It is not our way. We find it a bit crazy.

So, dr alban’dan tüm sevenleri için geliyor, haydi hep beraber: Hello Africa! Tell me how you’re doin’!
.
.

11 Mayıs 2009 Pazartesi

güsel türkçem

"Merhaba Genel olarak planlanan İşbaşı Eğitimine 21 – 22 Mayıs tarihinde sınıf Eğitimine ve 25 Mayıs tarihinde Mağaza eğitimine olarak katıla bilirim..

Bilgilerinize..
"

diye bir mail gelmiş eğitim departmanından bir arkadaşıma.
bu güzel türkçeyi paylaşmadan edemedim.
.
.

10 Mayıs 2009 Pazar

Acaip kılım...

*
Bu s.kindirik ve de tamamen ticari günlere acaip kılım. Sevgililer günü ya da yılbaşı geyikleri hadi neyse ama anneler, babalar gününden/günlerinden şiddetle nefret ediyorum. Babam öleli 7 sene bitecek bu haziranda ama babam hayattayken de hiç sevmezdim bu iki günü -çocukken de çok acımasız gelirdi bu günler bana. Çocukken de etrafımda annesi / babası olmayan, annesi / babası zaman önce ölmüş çocuklar vardı, arkadaşlarım, tanıdıklar falan...
Bu tek taraflı da değil, sadece annesi / babası ölmüş çocuklar değil tanıdığımız bazı insanlar; çocuğu ölmüş anneler / babalar da var bu dünyada - çocuğu çocukken / gençken ölmüş...
Ve sadece bal-kaymak hayatı olan insanlar yaşamıyor bu nalet evrende..
Hasta olan insanlar da yaşıyor, vücudu işlev göremeyen ama kafası çalışan ya da çok güzel güzel bakan ama maalesef içinde yaşadığı dünyadan dışarıya ulaşamayan insanlar da...
Bu salak günlere tüm bu sebeplerden sinir oluyorum.
Haa varken ve kutlanabilirken niye kutlamayalım diyen tuzu kuru insanlara da aman kına da yakın yanında demek istiyorum.
İnsanlar kendi canları acımadıkça hiç anlamıyorlar, kendi canları acımadıkça hiç acıyacakmış gibi düşünmüyorlar ya; o yüzden de bütün insanlığı ruhsuz ve aptal buluyorum.
Tüm gazetelerin özellikle anneler gününü olay ilan etmelerine ve de örnek anneler falan hikayeleri anlatmalarına da sinir oluyorum. Herkesin annesi kendine özel kardeşim. Sen milyarlarca anneden 4 tanesini kafana göre seçip anlatıyorsun da, noluyor? Selebriti annelere / babalara kökten hastayım zaten. Bu günleri satışları arttırıcı amaç için kullanan tüm firmaları, bu firmalardaki kıt zekalı pazarlamacıları ve bu firmalara “şahane fikrim geldi” diyen reklamcıları konuşmak bile istemiyorum. Bu akşam eve dönerken en az 5 tane çiçekçi gördüm: hepsinin önlerinde çiçekleri duruyordu, almışlar ama satamamışlar – en az 1 haftada satılacak kadar çiçek vardı hepsinde. Bi onlara üzüldüm sanırım (çiçekçilere mi çiçeklere mi emin değilim, o ayrı).
Tüm duygusuz ve ruhsuz insan aleminin her nevi özel günlerini kutlar, babalar gününe kadar sinire kesip; devamında gelecek mayısa kadar huzur içinde yaşamayı (kendi adıma) dilerim.



9 Mayıs 2009 Cumartesi

poor Al - are we not all so?

I don't know how he does it
but every woman he meets is
crazy.
he will get rid of one
crazy woman
but he never gets any
relief-
another crazy woman moves right in
with him.


it's only after they move in
and begin acting
more than strange
that they admit to him
that they've done madhouse
time
or that their families have
a long history of mental
illness.


his last one
he sent to a shrink
once a week:
$75 for 45 minutes.
after 7 months
she walked out on the
shrink
and said to Al,
"that god damned fag doesn't know
anything."


I don't know how they all find
Al.


he says you can't tell at the first
meeting
they have their guard up
but after 2 or 3 months the
guard comes down
and there's Al with
another one.

It got so bad that Al thought
maybe it was
him
so he went to a shrink
and asked
and the shrink said,
"you're one of the sanest men
I've ever met."

poor Al.

that made him feel
worse
than ever.
.
.
.

3 Mayıs 2009 Pazar

There is no hell as far as we know, apart from the one on Earth



Bu aralar bir sürü kitap okudum (ve 20 tane falan da kitap aldım) ama şimdi / biraz önce bitirdiğim kitap, uzun zamandır okuduğum en farklı kitap denebilir.
Documents Concerning Rubashov – The Gambler.
Kitap 1899’un son gecesinde, borç harç içinde ve kumar batağındaki iyi aile çocuğu Josef Rubashov’un sadece heyecan için şeytanla kumar oynaması ile başlıyor. Kumarda kaybederse ruhu şeytanın olacak ve de sonsuza dek yaşayacak. Kumarda kaybediyor tabii. Bu başlangıç birçok hikayenin başlangıcı olmuştur eminim ama bu noktadan sonra Rubashov 1900’lü yılların içindeki tüm vahşetlerde ve olası tüm kötülüklerde yer alıyor – bir çoğunda ölebilmek için gidiyor, bazılarında orada yaşarken mecburen durumun bir parçası oluyor. Kendisi gibi şeytana ruhunu satmış birkaç isim de etrafında oluyor uzun yıllar boyunca, bazen şeytan da yakınlarında oluyor – farklı karakterlere bürünerek… Çocuğunun yüksek ateşten hastayken, durumun menenjite dönmesi ve çocuğun özürlü olması ile başlayan kişisel felaketleri ailesinin yangında tamamen yok olması ile bitiyor. İçinde bulunduğu toplumsal felaketlerden en kötüsü ise bence (ki aslında hepsi çok kötü ama) Hessen’de bir bakım ünitesinin içindeki “washroom”un inşaatına yardım ediyor – fayansları döşemek üzere gelmesi gereken ekip, bir sebeple gelmeyince, Rubashov ve diğer birkaç kişi girişip washroom’u tamamlıyorlar – sonra burada insanlar yakıldığı zaman ancak, anlıyor neyin inşaatına yardım ettiğini. Bu dönemler hani 1940lar diye, biz şimdi yaşayanlara pek eski / şimdi olsa hayatta izin verilmezdi gibi geliyor ya; yıllar sonra Sırpların yaptıkları da Rubashov’un yaşadıkları arasında…
Kitap bütün bir yüzyılı yaşatırken, şu kıyamet günü ne zaman gelecek, bu insan denen iğrenç canlı ne zaman toptan yok olacak diye söylendim defalarca.
The imagination of human being knows no bounds when it comes to catching and killing, nor when it comes to escaping and getting away; for those are the conditions governing human life, those are the rules by which people have been playing the game for hundreds of thousands of years, and so they went on, never stopping.

Kitap böyle arada gülümseten, genelde “off be abicim” tatta okuturken kendisini ve “ölsün bu insanlık” dedirtirken, yazarını google görsellerde arıyoruz ve “herkes ölsün ama carl-johan yaşasın, artizim benim” demekten de kendimizi alıkoyamıyoruz… ’64 doğumlu olan ve de programımıza İsveçten katılan C-J, öl desin ölelim kategorimiz için adeta biçilmiş kaftan.
Carl-Johan Vallgren (born 1964) lives in Stockholm. His first book, a novel, was published in 1987. The novel Documents concerning the Gambler Rubashov, 1996, (Dokument rörande spelaren Rubashov) became something of a breakthrough with a larger audience. In 2002 The Horrific Sufferings of the Mind-Reading Monster Hercules Barefoot (Den vidunderliga kärlekens historia) received the August Prize for fiction (Best-novel-of-the-year-prize). This novel has sold over 300 000 copies in Sweden and rights have been sold to 20 countries. Carl-Johan Vallgren is also a successful musician and song-writer in a satirical chanson-tradition;he has recorded several cd:s. (http://www.bonniergroupagency.se/200/201.asp?id=704)

bi tom waits tadı?!?!

ve hatta bukowski?!?!?

.
.

23 Nisan 2009 Perşembe

Günlerden yine o gün!

Pazartesi günü doğumgünüm. Yakinen tanıyanlar çok iyi bilirler, her doğumgünü öncesi ve süresince bir strestir gider, yine yaşlandık diye.. Ki hakkaten fena yaşlandık artık. Bir decade geçişine hala 1 sene var diye kendimi ikna etme çabalarımın tam da göbeğindeyken, geçen gün Emre arayıp “en güzel yaş, extradan kutlamak lazım” dedi; ben de “dur hocam daa bu sene diil, seneye” dedim. Ama o da dedi ki: “hayata başlayışımızın kutlanması olarak bakabilirsek, o zaman bu doğumgünü, o doğumgünüdür”… “Hımm” dedim ben de. “O zaman kira ödemek gibi; evin kiraysa ay başı gelince, bu ayı bu evde mi bitiricem, bu evi geçiniz, bu ömür dahilinde bu ayı bitiricem mi bilmeden kirayı peşinen yatırdığımız gibi mi kutlamalıyız doğumgünlerimizi??” “Ben” dedim “sanırım maaş alır gibi kutluyorum. Evet bu ay çalıştık, bankaya hesabımıza yattı mı emeğimizin karşılığı? Yattı, ay bitmiş yeni ay başlamış demektir. O zaman önce bi geçsin bakalım ömrümüzün ilgili senesi, bitince kutlarız gibi…”
Hangisi doğru bilemiyorum :)
Teo yeni albümünde (ki ara verip dinleyerek ve tekrar ara vererek dinleyerek ancak sevilen bi albüm yapmış kendisi) ölümden sonra hayat var mı merak edenlerle dalga geçiyor, sanki ölümden önce hayat varmış gibi diyerekten. Hayat hakkaten zor. Hele bir de sıkışıp kalırsak… İş Bankası maximiles reklamları her izlediğimde içimde kocaman delikler açıyor – işte bıraktığın iz bu diye 2 nokta arasında gidip gelirken gösterirken hayatı. Maximiles kullanmıyorum ama sanırım (kendimi kandırmıyorsam) bıraktığım iz Fenerbahçe-Maslak arasında beyaz bir çizgiden biraz fazla – shop&miles ile de benzer izler bırakılabiliyor :) Bugün gazetemin arka kapağına sıkışmış bir haber de diyor ki; çok arkadaşı olanlar daha uzun yaşıyormuş. Çok uzun yaşamak gibi bir derdim yok ama birçok şahane arkadaşım var ve bu geçmekte olan günlerin daha keyifli geçmesine sebep oluyorlar. Birazdan çıkıp sevdiğim başka bir diyara gidicem, orda enn yakın arkadaşlarımdan birisi ile geçiricem doğumgünümü.

Bu sene (eğer ki peşin kira usulü bakıyorsak hayata), dilerim çok iyi geçer. Benim için de, hepimiz için de.
Önce sağlıklı olalım, sonra işimiz-gücümüz-paramız olsun. Sonra paramızı harcayacak keyfimiz olsun. İyi kitaplar okuyup, kaliteli şaraplar içelim, eskitilmiş peynirler yiyelim, cigarillolarımızı tüttürelim. Güzel mekanlarda, sevdiğimiz insanların seslerini dinleyebilelim. Gece / gündüz en güzel kıyafetler ve de en yüksek topuklarla salınabilelim. Bol bol sohbet edip, çok kocaman kahkahalarla gülelim; gülmediğimiz zamanlarda gülümseyelim en azından.
Hayat hepimize iyi davransın bu sene ve her sene.

23 Nisan hesabına...




7 Nisan 2009 Salı

Aaaaa!


Geçenlerde bir düğüne gittim. Düğün olayını acaip saçma bulmakla birlikte, "insanlar incelik göstermişler, en mutlu günlerine davet etmişler, gitmek icabeder" diye gidiyorum bu düğün dernek gecelerine (-ki neden bazı insanların en mutlu günleri evlendikleri gün oluyor, tam anlamış değilim). Neyse işte, gittim: gelin çok güzeldi, mekan süperdi falan da filan.

Sonra geçen gün bir arkadaşım aradı ve ortak tanıdığımız bir insanın şu hikayesini anlattı:
Aynı düğüne gitmeyi planlayan X kişisi (hadi biz ona AaaTeyze diyelim) günlerce bu düğüne ne giysem, saçımı naaptırsam, ay o diil de asıl makyajımı şööle mi yaptırsam falan bir hazırlık bir hazırlık… sanırsınız kendisi evlenecek. Sonra düğün günü gelip çattığında (ki bu gelip çatan düğün günü, aaateyze nezdinde bir düğün günü), yeni alınan elbise giyiliyor, makyajlar saçlar zart zurt yapılmış, alkol de alınacak, araba dert olmasın diye taksiye atlanıyor ve de mekana teşrif ediliyor… o sırada aaateyzenin iç sesinin “güzelim, en güzel benimmm” diye taksinin dikiz aynası ile görüşmekte olabileceği tamamen benim hastalıklı hayallerimin ürünü… mekana varılıyor ama mekanda bir sessizlik, bir sakinlik, adeta bir sukunet hakim… Allah Allah… kapıdaki görevli “bu gece düğün yok ama??” diyor aaateyzeye (korkarım aaateyze bu noktada kendinden fazla emin hal ve tavırları ile güvenlik görevlisinin hayata karşı güvenli duruşunu da sarsıyor). Aaateyze yine de seri adımlarla mekana ilerliyor ve ahaha hahahahahah düğün DÜN diil miymiş a dostlar? Ahahahah ahahahahah yıllarca gülücem bu tatlı anıya.

Aaateyzeleri / aaaablaları / aaakardeşleri sevelim, bize yaşattıkları güzellikler için kendilerini bağırlarımıza falan basalım.

31 Mart 2009 Salı

Long Awaited!

Ve sonraaa kızımız evine gelmiş. Bir şişe sparkling patlatmış, sevgilisi artık onu sevmediği için ya da kendisinin yeterince sevilmediğini düşündüğü için bir süre önce ondan ayrılmış olduğundan bu haberi onunla paylaşamamış. Sparkling’i de haliyle.. Sparkling yanına biberli İtalyan salamını, rokfor peynirini ve de biberli gouda’yı güzelce yerleştirmiş tabağa, kızarmış bir dilim kepek ekmeği ile. Sonra biraz da üzüm. Cigar da varmış …
Bi yudum sparkling almış, bir dilim salam. Bir yudum sparkling, bir lokma rokfor… Bu arada bir sürü insan geçmiş aklından, kalbinden, burnunun kemiğinin sızladığı yerden.. Bazıları aramışlar, bazıları uzakta ama yakındaymışlar, bazıları uzaklarda ve artık sadece kalplerde imişler ama belki de (aslında) en yakında… üzüm çekirdeksiz çıkmış, sparkling sarhoş edecek kadar köpüklü ve de müzik şahane – hayat bazen sürprizler de yapıyormuş demek ki. Olmaz denenler oluyormuş. İyi niyetle istenenler ve de peşinden çok koşulanlar, uğruna çok çalışılanlar oluyormuş demek, bazen… Ve de hayat her şeye rağmen iyi olabiliyormuş demek.
Şükretmek iyi bir şeymiş demek.

22 Mart 2009 Pazar

Virtuoso!

Uzun zamandır bu blog şeysine elim gitmedi. Herkes pek sessiz diye mi neden bilmiyorum. Yazan yerlerim mi ağrıdı nolduysa… Sonra geçen akşam BÖ! Blog Ödülleri! sayfasını gördüm facebook’ta, yarıla yarıla güldük aslıhayvanı, nazifkişisi ve ben… "Ulan biz blogger bile diiliz, olmayalım" dedik… Ama diğer taraftan da neyiz abicim biz? Bir sürü insana kıyasla çok daha fazla okumuş, gezmiş, yemiş-içmiş, görmüş, dinlemiş falan olduğumuz kesin de, bir konuda alim olmuş kişiler de diiliz anasını satiyim. İş hayatlarımız var ya da olmuş, ama iş hayatlarımızdan kesitlerden sektörel öğretiler ve vaazlar vereceğimiz blog yazıları yazmak gibi bir gayemiz yok (aklımızdan da geçmez zaten), kişisel bloglardan geçen sene ödül alan bir bloga baktım da “ananemle show tv seyrettim” falan yazmış belli ki gençliğinin baharında olan bu blogger arkadaşımız – evet bence de en birinci o olmalıymış. Aman neyse elalemden bize ne…

Bu gece İşSanat’ta Virtuoso’ya gittim. Yolda yanımdan geçse, "Midori abla iyi misin solgun gördüm seni" diyeceğim yaşlı görünümlü bir kadın kendisi… yanında da ilanlarda 20 sene önceki fotosunu kullandırtmakta sakınca görmeyen Charles dede… Midori’nin bavulu uçaktan çıkmamış, o yüzden bizden sahne kıyafeti olmadığı için özür diledi; bilekten 1 karış yukarıda kişiliksiz bir boyu olan yünlü etek - ki diz yeri yapmıştı ve arkasını her döndüğünde etek donunun lastik yerlerine yapışıp yapışıp tekrar ferahlıyordu, üstünde eteğin takımı yünlü bir kazak, altta kalın kilotlu çoraplar ve babetimsi ayakkabılar ile; kemanını çaldı bize. Bu kadın 82 yılında 11 yaşında iken New York Filarmoninin yeni yıl konserinde sürpriz konuk sanatçı olmuş, 14 yaşında Bach ve Vivaldi çaldığı ilk kaydını yapmış… O yıllarda bizim naaptığımız aslıhayvanının 80li yıllar nostalji yazılarında var, bi haytalık, bi kendini bilmezlik daha o yaşlarda… Bu gece de biz 2 tane shallow kadın, midori’nin donunun izinden tutun da, "bir siyah etek de mi alamamış?! hadi çıkamadı alışverişe getirtseydi beymenden 3 tane siyah elbise, odasında deneyip alsaydı!!! cimriiii" falan gibi konular konuştuk… Oysa midori 15 senede 140,000 çocuğa klasik müziği dinletmiş Midori & Friends projesi sayesinde. Zaten İşSanat’a genelde 7 yaşından küçükler alınmadığı halde, bu gece bir sürü kız çocuğu vardı aileleri ile!
Neyse, İşSanat çok keyifli. Bu sene çok güzel konserler var. Ulaşımı kolay, otopark sıkıntısı yok, biletler de uygun fiyatlara. Hem bizim gibi "eleştiremezsem köpürerek ölebilirim" diyecek insanlar için bavullar her daim kaybolabilir, dikkat daş düşebilür ayı çıkabilür.
.
.

6 Mart 2009 Cuma

Without hope, life is not worth living… ama hocam yine de… olmuş mu?

Acılar içindeyim....
O ne ses.
O nasıl bir saç.
O nasıl kırıtık, narin hareketler.
İnsan içinden “hayatımın adamı yoksa in the closet gay mi” diyor – ister istemez. Düne kadar teenage tadında “robin wright da güzel kadın, adamımıza yakışıyor ama yine de ah yine de vah…” derken, şimdi “ohh çok şükür, dibine kadar maşallah, robin iyi ki var” diyecek hale geldik…
Tam in the closet mi derken, jack öldüğünde (spoiler oldu ama kusura bakmayın, bence çok mühim bir karakter değil zaten), o nasıl gerçekmiş gibi ağlamak, dudakları çenesi titreyerek – diyoruz ki işte bu adam bu yüzden oscarlar üstü bir adam (hatırlayalım mystic river’da haberi aldığında kendisinden geçişini ve ortalığı dağıtırken “is that my daughter in there?” diye ağlayışını)
Filmi belgesel tadında seyretmemiz ve de yanında bir şişeye yakın kırmızı şarap içmemiz şarttır (boğazkere olması tercih edilir) çünkü filmimiz kesinlikle patlamış mısır atıştıraraktan sinema koltuklarında seyredilecek bir film değildir, şarap bile yersiz kaçmaktadır - votka olur, viski olur bu filme, evde, dvd olmak kaydı ile…
Şuursuzca buharla haşlanmış sebze ve bir kadeh şarap olarak başlayan menüye, filmin ilk sahnelerindeki uzun saçlı harvey’nin sürekli öpüşme hali bittiğinde bile, şaraba ara vermek mümkün olmayacağından evde cigar olsun, cips olsun şaraba eşlik edecek şeyler bulmak (bulundurmuş olmak) ve içerek devam etmek gerekmektedir.
Bir de Dan White karakterinden tiksinelim, manyak şey, çekil...

Just past the Golden Gate Bridge,
amidst a shower of grape Kool-Aid,
Doonesbury cartoons and bubble bath,
Harvey’s closest friends scattered his ashes out at sea.
Bu da güzelmiş, küllerin böyle serpilmesi yani.
...
...
...
Biz yine de sean’umuz penn’imizi maskülen karakterlerde izlemekten zevk alan bir neslin fertleri olaraktan, kendisine gelecekte bol bol matthew poncelet’ler diliyoruz.

26 Şubat 2009 Perşembe

henry lee