17 Aralık 2008 Çarşamba

Şimdi de Kibariye'den: Ölürsem kabrime...

Şirket beni seviyor da ondan mı yoksa aslında inceden kıl olduğundan mı tam bilemiyorum ama bir “coaching” programına dahilim. Bu mühim birşey çünkü az sayıda (2009 için sadece 2) kişiye özel bir program planlanıyor. Bu konuda benimle çalışmak için uzun yollar aşaraktan, kendisi de uzuuun bir kadın geldi uzak diyarlardan, acaip uzun çizmeler ve sadece siyah & sözlüklerde bile kendisine yer bulan tanımı ile o mavi: parliament mavisi takılar ve de kıyafetler taşıyan bir kadın... Hadi hayırlısı dedim...
Oturduk, karşılıklı (hafif terapi tadında) "tanışalım" dedi. Haydaa ben böyle kendimi anlatmayalı (allah anlattırmasın) bayağı bir yıl olmuş. Şurda şunu yaptım, ordan sıkıldım buraya gittim, sonra şunu yaptım falan diye anlattırdık bir süre. "Benimle ilgili merak ettiğin birşey var mı?" dedi. "What origin are you?" gibi konumuzla uzaktan yakından alakası olmayan bir soru sordum (o sırada not defterine birşey yazmadıysa da, korkarım sonradan “manasız ve yersiz sorular” diye bir not düşmüş olabilir). "Half British, half Egyptian" dedi.

A-ha! dedim ben de. British gibi konuşan, Egyptian gibi bir kadın.


Brit-Egypt yöneticimizin bir de ismini biliyorum ama napıcaz di mi şimdi kendisini topluma deşifre edip, gerek yok. Bir de title var elimizde: Head of Talent Management. (Yıllar önce bir projede, kartında “Ampul Müdürü” yazan birisi ile tanışmıştım. Sanırım Philips falan için yaptığımız bir projeydi, şimdiye kadar duyduğum en fena title’lar listesinde açık ara 1.dir).


Şirket eğitmenlerinin / İnsan Kaynaklarının eğitim kanadında çalışanlarının bir ortak noktaları var: uzun uzun sohbetler etmeyi seviyorlar. Aslen iletişim insanları oluyor bu kişiler. Bir kahve içelim ama konuşalım istiyorlar. "Ben seni dinlerim, önce sen istediğin kadar anlat" diyorlar. Hakkaten de dinliyorlar, sıkılmıyorlar. Ben mesela o kadar uzun uzun anlatsa birisi, anlattıklarını duyup, ani soru gelirse cevap da verebilirim ama asla dinlemem – bekleyen / aslında o an yapmamda daha çok fayda olan işleri düşünmeye başlarım, kafamda bazılarını çözerim falan hatta; eğer bu kişi masamın yanında / yakınında durup / oturup bana birşeyler anlatıyorsa, zaten direkt 3.dakika itibari ile göz temasını kendisinden hunharca alıp, ekrana veririm, arada kafamı kaldırıp kendisine sıkkın sıkkın bakarım da... Neyse, bu ben gibi olmayan kişiler pür-dikkat karşılarında kendilerine birşeyler anlatan insanlara odaklanıyorlar. HofTM kişisi de beni pür-dikkat dinledikten ve benim “kontrol manyağı” ve de “rahatsızlık verecek derecede direkt” oluşumla ilgili tespitleri kendisi de yaptıktan sonra (ki bu tespitler 2 yaşında gittiğim yuvanın müdiresi zamanında başlayıp, “üzerinde çalışıyorum” diye kendimi kandırma girişimlerime rağmen tüm hocalarım, arkadaşlarım ve tümmm iş arkadaşlarım tarafından tespit edildi / ediliyor yıllardır)... bana bazı çalışma konuları verdi.


Bir tanesi şu daha önce duymuş olabileceğiniz “cenaze” hikayesi. İşte bir sabah kalkıp, herşey normal: dişler fırçalandı, çiş yapıldı, giyinildi, sokağa çıkıldı... falan derken... Uzakta bir kalabalık görüyorsunuz. Kalabalıkta arkadaşlarınız, aileden yakınlar, şirketten insanlar ve hatta konu/komşu/etraf diye tanımlayabileceğiniz birileri var. “Hoca? Hayırdır? Bu insanları ben tanıyorum da, onlar birbirini nerden tanıyor? Niye burda toplaşmışlar?” sorusunun cevabı, şu işe bakınız ki: cenaze aynen sizin cenazeniz. O insanlar sizin için ne diyorlar? Ne demelerini istersiniz? çalışması bu...
Düşünücem ben şimdi. Ne derler? Ne demelerini istiyorum? falan diye.


HofTM’a “huzura ermişim, boşver ver, ne derlerse desinler; sana bişey olmasın” demek istedim ama bunu içimden söylemekle yetinmemin kariyer yolculuğum için daha hayırlı olacağına dair bir ses duydum, sağ omuz başımdan gelen...

Bu coaching; kısmen HofTM kişisinin İstanbul’a gelişi, kısmen benim onunla dünyanın bazı yörelerinde buluşmam, kısmen telefon, kısmen mail aracılığı ile gerçekleşecek. Anlatırım...

1 yorum:

aslı hayvanı (a.k.a. domuz) dedi ki...

dünyanın en komik yazısı. anırarak güldüm. ampul müdürü birincisi. ben de emekli albay kartına haiz olmuştum bi kere. ne işime yarıycak be emekli albay, ampul müdürü bile daha fonksiyonel.

ikincisi cenaze karikatürü, cuk oturmuş maaşallah. benim cenazemin ardından söyleneceklerini düşündüğüm şeyler seninkilere çok benziyordur kesin. damn you KAL! hep senin yüzünden. ama şöyle de bişii var, zaten cenazeme 300 kişi gelse ve hepsi arkamdan sevgi böceği şeklinde ağlayıp zırlasa kabir azabı çekerim ben. ters dönerim, kemiklerim sızlar v.s. olamaz bu baabta yani. 3-5 tane süpersonik dost olsun yeter valla. fazlasından daralırım ben.