30 Haziran 2009 Salı

Biz bi’gün Nesli’yle...

.
İnsanlarla nerde ne zaman tanıştığımı genelde hatırlamıyorum. O kadar çok insanla tanışıp / tanış seviyesinde kalıp, hayatıma o kadar az insanla devam ediyorum ki, tanıştığım anları genelde (insanları da çoğunlukla) unutuveriyorum.
Nesli’yle de tanıştığımız zamanı hiç hatırlamıyorum. Ofiste falan olmalı tabii. Birgün gelmiş, etrafına bakıp “bu mudur” demiş, devamında yavaştan toplantılara falan girmiş olmalı.
Sonra Nu Teras’ta soğuk soğuk beyaz kadehleri tükettiğimiz ve hayata dair konuştuğumuz zamana nasıl vardık Nesli’yle, aralarda hiç mi tepeler / çukurlar falan olmadı, biz ne zaman dost oluverdik bilemiyorum.
6 seneye yakın bir zamandır, Nesli hep etrafta, yanımda, olmadı bi tlf uzaklıkta, gece blackberry’de, sabaha karşı feys’de oldu.
Bu 6 sene içinde bir zaman, geçmiş zaman, Nesli "çok sıkıldım gidiyim artık" dedi bir kere. Ortada fol yok - yumurta yoktu. Sadece yorgundu ve gerçekten de çok sıkılmıştı. O zaman giderken Nesli’ye bir kolaj yaptırdığımı hatırlıyorum – içinde kimler vardı kimbilir...
Sonra Nesli geri geldi, o arada Nesli-ben ve başkaları olarak Barcelona’nın bütün tapaslarını yediğimiz zamanlardaki insanların hepsinin hayatı değişti. Bi biz ikimiz aynı evrende yaşarken, diğerleri paralel evrene geçtiler, bizden uzaklara gittiler.

Bizse Nesli’yle hep “bi gün” için planlar yaptık. Bir yaz her Cuma’yı mtg rqst’lerle kapattık, sonra her Cuma ikimiz de başka yerlere gittik, başka insanlarla – ama hiç mi kızmaz insan birbirine, kızmadık. Hep bi gün şu şu şu mağazalara gidelim diye planlar yaptık. Nesli hep daha çok insanı sevdiğinden, bense pek sıcakkanlı bir insan olamadığımdan; bi gün şunu yapalım bunu da çağıralım planları yaptı Nesli, hımm dedim ben de.
...
.
Zaman su gibi aktı gitti. Nesli şimdi hayatımın en integrallerinden birisi iken, yine gidiyor. Geçen sefer gidiyor diye gizliden gizliye kızmıştım Nesli’ye, şimdi sadece Nesli yanımda yakınımda olmayacak diye üzgünüm.
Ve diğer taraftan da Thom’un dediğini diyorum:
I used to think There was no future left at all
Open up, begin again Let's go down the waterfall
Think about the good times and never the bad
Never look back
Never look back
.

29 Haziran 2009 Pazartesi

Death of A Ladies' Man

.
.
O zaman çayımız demli olsun.
Yanında da tüttürecek hafif bir captain black olsun...
Pzts’yi off yapmaya karar verelim mi? Verelim anasını satiyim.
Pygmy de bitmiş olmasın mı bu arada? Olsun...

Önce memories dinleyelim, biraz bağırtaraktan.
Sonra fingerprints’e atlayalım, şımarık.
Sonra “
don’t go home with your hard on”’u dinleyelim, o kadar iyi gelsin ki ruhumuza, gülelim beraberinde ve de repeat’e alalım; çayı tazelerken o dönüp bi daha başlasın “you can’t melt it down in the rain”...
.
.


27 Haziran 2009 Cumartesi

Doubled Up Inside



Bazen bazı insanlar vardır etrafta, ne sıklıkta gördüğünüzü tam bilmezsiniz ama sanki hep oradadırlar, siz gelmeden önce gelmiş, siz giderken de orada kalacakmış gibidirler. O yüzden apartmandaki şahin amcanın (mesela) ölmesi acaip gelir insana, tam ölmüş gibi de olmaz – pek gözükmüyor ortalıkta gibi olur...
Dün, 6 senedir ofise gittiğimde hep orada olan ve sanki hep orada olacakmış gibi olan birisi ayrıldı şirketten, birkaç başka insanla birlikte. Tam arkadaştık da denemez aslında ama beklenmedik anlarda çok komik olabilen ve de hayata bizim gibi tersinden bakan bir insan olduğu için başka türlü bir ortaklığımız vardı sanki, gidişine engel olabilmem mümkün değildi ama bütün şirkette güvendiği 2-3 insan arasında en başlarda geldiğimi bildiğimden olsa gerek, acaip bir beceriksizlik hissi var tam yutkunduğum yerde...

Dün bütün günü, bizim ekip Bebek’te geçirdik, hayata dair 1:1 değerlendirmeler yaparak, sonra ben hariç herkes laptoplarını açıp isolated çalıştılar. Ben güzelim boğaza sırtımı dönmüş, 1:1’larda hergün en az 8-10 saatimi birlikte geçirdiğim insanların hayatlarında olan bitenden bazen ne kadar da az haberdar olabildiğimi; illa da sonuç demekten aslında sürecin kendisini nasıl da ıskalayabildiğimi; “bu noldu” diye sorduğum her işin, “buna da bakalım” diye istediğim her işin benden 10küsur yaş küçük insanların ruhlarında ve bedenlerinde yaratabileceği etkilerin, ayın sonunda çıkan P&L’de ya da KPI dosyasında ne kadar da okunamadığını düşündüm.


Aslında tam depresif üzgün müzikler dinleyip, kendimi uykuya vermem gereken bir haftasonu. Ama bugün Gülsen’in doğumgünü –alkole verdiğim uzun es döneminin de sonu (çok şükür). Babamın, annemin doğumgününde ölmesi, annemin doğumgünlerine bir kasvet getirmiyor – sanırım kasvet getirsin diye değil de, onu anmadan keyif yapmayalım diye bir sözleşme imzalamış kendisi, yukardakiyle... “Denizden babam çıksa yerim” diyen babamın anısına balık yiyip, alkol alıcaz Gülsen’le – her sene yaptığımız gibi. Akşam da Çello Etrafında Buluşmalarda Süreyya Operasının kırmızı kadife perdelerinde ruhlarımızın dinlenmesini diliyorum, Gülsen’e hediye olaraktan.

Müdüriyet yazımızı okumayı bitirince portishead dinlemenizi ve sevdiğiniz insanların kıymetini bilmenizi rica eder... Ayrıca bu yazımızda yazar, yapılan yorumları “o benim özelim” diyerek modere edeceğini ve belki de yayınlamayacağını belirtmektedir...
(Dün okuduğum bir enteresan mailin bitiş cümlesinde de dendiği gibi): Anlayışınız ve uygulamaya göstereceğiniz dikkat için teşekkür ederiz.
.
.

25 Haziran 2009 Perşembe

Catherine De Barra

.
.
You've murdered my thinking
I gave you my heart, you left the thing stinking
I'd shake from your spell if it weren't for my drinking
And the wind bites more bitter with each light of morning.
I envy the road, the ground you tread under,
I envy the wind, your hair riding over,
I envy the pillow, your head rests and slumbers,
I envy to murderous, envy your lover
'til the light shines on me
I damn to hell every second you breathe


24 Haziran 2009 Çarşamba

22 Haziran 2009 Pazartesi

Tiskinen İnsan VolumeXXL

Çantamda 9.Mart.2005’ten beri taşıdığım küçük bir moleskine var. İçinde genelde sık gittiğim ülkelerde / şehirlerde nerde en iyi cinnamon roll’u yemişim, o vintage butiğin adı / adresi neymiş, kaldığım otellerin / gittiğim restoranların telefonları nelermiş gibi gereksiz sayılabilecek notlar var, bir de tatillerde pool olarak harcama yapıldığında nerde, kim ödedi, kimin kime ne kadar borcu var hesapları...
Geçen akşam, bu defterin içinden bir not aramam gerekti ve 3 sayfa kadar “sevdiğim şeyler” listesi ile karşılaştım. Şaşırmadım çünkü arada hayattan çok bezdiğim zamanlarda (yani sık sık) “ama bak sevdiğin bunlar var” diye kendikendime hatırlatmak için (psikolojik bir soruna işaret etse de) yapıyorum bu listeleri (çocukluğumdan beri)...
Liste son derece saçma: yeşil elma, arabam, uyumak, o ayakkabım, şu yüzüğüm, custo barcelona, bergamotlu şeker gibi bir bazı maddelerden oluşuyor... 3 sayfayı da aralıklarla yazmışım (hergün bir tane yaziyim istemişim ama sonra her allahın günü sevdiğim birşey bulamayınca ve de mesela ayın 19’unda elma, 20’sinde badem, 21’inde incir yazdıktan sonra, bunun böyle manav listesine dönüşmesinden fena halde üzüntüler duyarak, ara vermişim).
O listeye bakıp, “artık chardonnay ve shiraz da sevmiyorum” dedim. Chardonnay çok meyvalı, shiraz çok aromalı geliyor.
Neyse bu uzun girizgahın sebebi şuydu: sevdiğim ne kadar az şey var yarabbi....
Oysa sevmediğim şeylerden bahsetmem sözkonusu olursa, sayfalarca liste yapabilirim. Tiskinen insan volumeX yazarken AslıHayvanı için, 1 saatte falan tiksindiğim yüzlerce şey bulup, kendimden de tiksinir gibi olmuştum...

Bugün itibari ile en nefret ettiğim şeyi açıklıyorum: 2.köprüdeki KGS-Dolum gişeleri.
Köprünün kendisi değil... Köprüye karşı nedenini tam çözemediğim bir hoşgörü besliyorum. Köprünün kendisini affedebiliyorum.
Gişelerden ölesiye tiksiniyorum.
Gişelerin KGS ve OGS olarak sadece ve basitçe 2’ye ayrılmamasından, en sağda misal 2 tane KGS-Dolum gişesinden sonra (sola doğru saydığımızda) 2 tane OGS, sonra 2 tane KGS, sonra tekrar 1 adet KGS-Dolum, sonra 7 tane KGS, 5 tane OGS gibi bence tamamen saçma diziliminden nefret ediyorum.
Muhtemelen yıllarca şişe dibi gözlük takmak ve sivilce patlatmak, dolayısı ile hiç sevgilisi olamamak, bu nedenle tüm insanlara işkence etmek gayretinde olan bir nevi unibomber idi bu gişeleri düzenleyen diye düşünüyorum.
Yoksa normal insanlar diyorlar ki: KGS-Dolum gişesi diye birşey yapılmaz (ayıptır bi kere), yapılacaksa, KGS ve OGS’ler arasına konmaz. Neden? Çünkü bizim sıra denince bozmaktan, kuyruk denince basmaktan başka bi bok anlamayan halkımızın zaten gelirken “ben OGS’li bir insanım, o taktirde OGS çizgileri arasından gitmeliyim, ki işte benim ne kadar da salak olabileceğimi düşünüp, yerleri sarı sarı çizmişler” demesi, keza KGS kullanan bir insanın “ben beyazlardan gitmeliyim, çünkü beyazlar KGS” demesi, bu şekilde koşullanarak sıraya girmesi, asla şeritler arasında anlamsız gezintilerde bulunmaması, KGS’nin gişesinde elinde 5 TL kağıt para ile arkasındaki araçlara gülümsememesi falan beklenemez.
O zaman sen neden düz yolda yürümesini bilmeyen adama çetrefilli alengirli gişe dizilimi yapıyorsun?
“Sağ 5 tane KGS, sol 8 tane OGS kardeşim” diyeceksin, arasına da bayağı demirlerden falan set çekeceksin. Budur.
KGS-Dolum gişesinden nefret ediyorum. Yerinden, kendisinden, mevcudiyetinden.
...

One Man's Treasure

19 Haziran 2009 Cuma

Pink Elephants

16 Haziran 2009 Salı

Grip kafası

Kafamın içinde sanki bir mengene ile birşeyler sıkıştırıyorlar. Dün gece eve geldiğimde perişandım. İlaç aradım. Evin çeşitli noktalarında çok süpersonik cold & cough, severe cold, against cold gibi envai çeşit ilaç buldum. “Hah bu tam şimdi lazım olan şey” dediğim tüm ilaçlar, EXP05/07, EXP12/07… en yakın tarihlisi EXP11/08 idi. Öldürmez biliyorum ama efficacy seviyesi düşük olur. Hiç yoktan iyidir falan diye 11/08’e razı olsam mı derken, bir tane 01/11 buldum! Keşke bu durum yıllardır hasta olmadığım anlamına gelse… oysa sanırım daha ziyade çöp evde ölme ihtimalimin ne kadar kuvvetli olduğunu gösteriyor. Tamamen tembellik - dün gece bulduğum tüm EXP05/07leri falan aynen bulduğum yerde (alakasız bir çekmece, bir torba vb) aynen bulduğum gibi bıraktım tekrar. Yani gelecek sefere hastalandığım zaman da, EXP05/07 ilaçları yine bulup, “ahhh tam ihtiyacım olan şey” diyip, tekrar o çekmeceye geri koyacağım muhtemelen. Neden hazır elime geçmişken çöpe atmıyorum di mi? Hiç bilmiyorum.

Bu durum geçen hafta gittiğim seyahat yüzünden. Dışarısı 45 derece; arabaya binince arabanın içi a) gölgede bekleyen bir araba ise 18 derece ya da b) güneşte bekleyen bir araba ise 55 derece; ofis/otel vb kapalı mekanlar mutlaka en fazla 20 derece. Böyle bir dengesizlik içinde, aman yok layered giyin de gel falan, ne layerı, 18-55 arasına kaç layer sığar? dışarıdaki insanların hepsinin beyni pelte olmuş, içerdekilerin hepsinin beyni donmuş. Böyle pelteleşen ve sonra aniden şok etkisi ile donan, donan ve direkt sıvılaşan beyinler var her yerde. “Napıyosunuz” dedim “hani iş haricinde?” “Alışveriş merkezleri var” dediler...
- İş çıkışı napıyosunuz?
- Alışveriş merkezlerine gidiyoruz, yemek yiyip, alışveriş yapıyoruz.
Şahane.
- Haftasonu napıyosunuz?
- Alışveriş merkezlerine gidip, alışveriş yapıp, yemek yiyoruz.
Vaaay çok değişik.
Ben bilmediğim bir yere gidiyorsam, illa güzel yemek yiyim, o esnada ya da devamında güzel müzik olsun istiyorum – taş topaç kaya su vb doğal ya da müzemsi mekanlarda biriktirilmiş şeyler görmekten ziyade... Yenenler de, dinlenilenler de illa her zaman en sevdiğimiz şeyler olamaz tabii, gidilen yere göre insan esneyebilir – mühim olan, o esnada yapılabilecek en iyisini yaptığından emin olmak…
Hiç ses / müzik olmayan bir mekanda; Filipinli bir kızcağız (kafasında bandana gibi bir şey ile sanırsam hafiften korsan tadı yakalanmış bir kostüm içerisinde) balık servisi yaptı bize. Pek lezizdi de, anısı kalmadı. İlk gittiğim gün, birkaç saat iş-güç sonrası, yemeğe kadar arada biraz zaman vardı, o gün için bana evsahibesi olan İngiliz abla, beni alıp towers’a çıkarttı. Çok turistik. 120 katı 10 saniyede falan çıkan bir asansör (ve o asansörün içine seneler önce konulmuş ve orada unutulmuş bir elevator-boy) ile tepeye vardık. Daire şeklindeki katta dış çeperin yaklaşık 1 metrelik bir kısmı döner bir mekanizmaya sahip. Şimdi bunu başka bir ülkede olsa, pek teknolojik, pek şahane, pek şöyle pek böyle falan diye değerlendiririz kesin ama burada direkt “o kadar tembeller ki, 10 dakka yürümemek için katın etrafını döner yapmışlar” diyoruz. Sen durduğun yerde duruyorsun, hafif kokteyl tadında, o kısım yavaştan yavaştan dönüyor. Camlara da bildiğimiz ilkokul seviyesi stickerlarla o esnada görmemiz gereken yerlerin isimlerini yazmışlar. İşte bilmemne palace, bilmemne center falan.

Neyse yolda Dusklands’i okudum. 2 ayrı novella denebilir aslında. The Vietnam Project acaip ruh hastası idi (başarılı anlamında); diğeri Barbarians’ın draft versiyonu sayılabilir (nasıl baydı beni belli değil). Ama Coetzee’nin ilk kitabı olduğunu hatırlarsak, adamın sırasında gitsek, Dusklands’i de severek okurduk demek lazım.
Şimdi Boyhood okuyorum. Çok iyi. Çok mutluyum bu kitapla.
Pygmy geldi (–dün gece nerdeyse kendisine sarılıp uyicaktım) ama Boyhood bitmeden başlamak istemiyorum… Sevmediğim 5 kitabı aynı anda okuyabilirim ama sevdiğim 2 kitabı aynı anda okuyamam… (PS: Aslıhayvanı pls Pygmy’yi benden önce okuma)

14 Haziran 2009 Pazar

moody as bitter:sweet sings along


10 Haziran 2009 Çarşamba

Dünyanın altı vs üstü?!


Genelde seviyorum gitmeleri. Gittiğim yerlerdeki insanlar ve mekanlar tanıdık oldukça, bazen daha az seviyorum oralara gitmeyi ama birçok yer var “iyi ki gidiyorum / yine olsa, yine giderim” dediğim...
Bu sefer pek isteyerek gitmiyorum... 3 gündür ajandayı değiştirmeye gayretlenip, “yaa tamam neyse” deyip durdum kendikendime. Sonunda annem bugün, neydi o elif şafak'ın pembe kitabı, ordan bana kendi çizdiği satırlardan birşeyler okudu, günün sözü tadında: “dünyanın altüst olmasına çok takma kafayı, altının üstünden daha kötü olduğunu nerden biliyorsun” tadında birşeydi okuduğu. Doğru, yani bilmiyorum tabii, dünyanın altı üstünden daha iyi olabilir - belki de. Kısacası, gidiyorum - zaten sıkıyosa, gitmiyim.
.
.
Sabahları uçaklar saat kaçta olursa olsun, öncesinde bavul yapmak heppp ama hep sabaha karşı oluyor / olabiliyor...
Bavul da zaten hep saçmasapan oluyor – tam 9 sene oldu: mantıklı bavul yapabilme yetkinliğimi / becerimi yitirdim. Gittiğim her yerde (tatil için olsun / iş için olsun) “bunu niye getirmişim” dediğim en az 3-5 parça, “hiçbirşeyle uymayacağı için giyemeyeceğim” en az 3-5 başka parça ve de kaç günlüğüne gittiğimden bağımsız olarak, manasız bir sayıda t-shirt(ler) oluyor bavulda...
Bavulu hazırlarken mantık bir yerde çöküyor ve “koy gitsin, giymezsen de giymezsin” diyen sese yenik düşüyorum... Bu sefer çok az eşyayla seyahat etmek konusunda bir gayretim var; mantığın çöküşüne saniyeler kala, kendimi eşyalardan kopardım, ara verdim – sonra tekrar, ruh ve akıl sağlığı yerinde bir insanmışım gibi, bavula rasyonel yaklaşıp, “bu kadar” dedim... Sabah yanıma alacağım kitap adedi konusunda, son anda şeytani bir dürtme ile saçmalayacağımı biliyorum ama o kadar olacak artık.

O zaman Plan A diyelim biraz olsun iyi hissetmek için; dandy sevdiğim diyarları, hava griyken aniden açan güneşleri çağrıştırır her daim.
.
.

7 Haziran 2009 Pazar

Pygmy - coming soon to a bookshelf near you


Chuck’ın son (10.) kitabı Pygmy kısa bir süre önce yayınlandı.

Hayattaki en güzel şeylerden birisi sevdiğimiz yazarların yazdıkları kitapları yayınlandıkları anda (yani tam da susuzluktan çatlayacakmışız gibiyken) alıp, bir solukta okumak diye düşünüyorum.
O yüzden sevdiğimiz yazarlar sonsuza kadar yaşasınlar ve de beyinleri sulanmadan / aynı kalitede yazmaya devam etsinler...
Amin.
Ve tabii keşke sevdiğimiz tüm yazarların kitapları yayınladıklarında (en azından 1-2 günlüğüne bile olsa) bizler de o ülkelerdeki kitapçılarda raflar arasında dolaşabiliyor olsak. Onları alsak, sonra gitsek başka raflar arasında yerlere oturup, kitaplardan kitaplar beğensek, gittiğimiz uzak diyarlarda elde var sadece bikaç gün iken, o kitapçılarda en azından bir tam günü geçirsek...
Ülkemizde de sevdiğimiz yazarlar var tabii, onları da her daim hasretle bekliyoruz. Bizim memlekette çok fazla raf dolaşıp içimize kitap kokusu çekmemiz pek mümkün olmuyor ama buna da şükür...
Pygmy normalde bugünlerde ellerimin arasında olacaktı ama getirecek kişi gelişini 1 hafta erteledi (çok bedbahtım). Neyse, haftaya benim olacak yavlum chuck’ımın son işi. Yine son derece ruh hastası olduğunu tahmin ettiğim kitabı, helecandan titreyerek ve de gözlerime uykular girmemecesine okiycam inşallah.
Burda da Pygmy ile ilgili konuşan Chuck var!

Btw pazar gecelerini ve pazartesileri hiç sevmiyorum, ezelden...

.

.

6 Haziran 2009 Cumartesi

Nicholas Edward!

Headcleaner en sevdiğim kitaplar listesinde ilk 5’te falan rahat yer alan And the Ass Saw the Angel’ı yazmış. Üstüne de bu sayfayı okuyan herkeşlerin en bi sevdiği, adamımız Nick konusunda bir sürü şey.
Yazıyı okuyunca geçen gece, hemen kitabımı başucuma aldım. Altı çiziktirilmiş satırları / işaretlenmiş tüm sayfaları falan bir çırpıda tekrar okudum. Sonra “özlemişim adamı” dedim, gittim bütün cd’lerini ayıkladım, kapağı-var!-içi-nerdelerin? içlerini buldum, iç-burda!-kapağı-nerdelerin? kapaklarını buldum... salak gibi tarih sırasına da dizdim.. O arada bayağı bir zaman önce almış ve hiç dinlememiş olduğum “maximum nick cave” (unauthorized biography) de çıkmasın mı saklandığı köşeden?! Oha dedim kendime (tamamen unuttuğum için kendisini). Hemen dinledim.
3 gündür falan arabada, evde, ofiste eski albümlerini dinliyorum. Let Love In’i arabada, Henry’s Dream’i ofiste, Your Funeral My Trial’ı evde. Sonra Murder Ballads’ı arabada, No More Shall we Part’ı evde falan... The Boatman’s Call’ı sevmem ama onu bile bi kere döndürdüm.
Bu gece Kicking Against the Pricks acaip iyi geldi. Çok uzun zaman olmuş bu albümü dinlemeyeli. Muddy Water ile başladığında zaten insan inceden ayarlanıyor, sonra zart zurt iniş çıkış falan derken Hey Joe ile tekrar ruhumuz sarsılıyor. The Singer’da “yavrum bu ne ses” diyoruz, o bize “suddenly i realize nobody knows me, there is no place i belong” diyor ama satıraralarında bildiğimiz “umrumda değilsiniz” tadında... salak black betty, ağlak running scared, şaşkın all tomorrows parties, dingin sakin by the time i get to phoenix, yorgun ve delirmiş the hammer song... ve hadi bakalım something’s gotten hold of my heart. Bir cigar yaktırıyor daha başladığı anda. Çok anısı var something’s gotten hold of my heart’ın. Daha bir gençliğimiz diye mi niyeyse, direkt yıllaaarrr öncesine gidiyorum. Nick’i falan unutuyorum ama haince ve şarkının patladığı (marc almond’la) 88-89lara gidiyorum. Güzeldik abicim o yıllarda. Salak aşklar falan yaşardık (gerçi salak aşkları sadece o yıllarda yaşamadık, öncesinde misal 85lerde falan ben en salak ve ennn büyük aşkın pençesinde perişan bir insandım, o ayrı), akşamları okuldan dönünce (cep telefonu, internet, höö?) evin telefonu çalar, aman da muhabbet edilirdi... hımm şimdi farkediyorum ki, o zamanlar telefonla konuşan sosyal bir insandım ben; çok konuştum da mı böyle oldum acaba? Neyse işte sabah okula beraber falan gidilirdi, çıkışta beraber yemek yenirdi. Çok geyik ama çok şahane günlermiş.
20 sene geçmiş üstünden.
Sanırım Grinderman falan dinlemek ve gerçek hayata geri dönmek lazım... ama önce bi what a wonderful world dinliycem nick’im cave’imden. Bir gece, ece’yle bir yerden dönüyorduk (nerden?), tam da 1.köprünün üzerindeydik. B sides & Rarities volume II’yi koymuştum da, ılık ılık rüzgarlar esmişti, bir huzur yayılmıştı bünyelere... O huzur gelsin nick’den bana, benden de size!

4 Haziran 2009 Perşembe

Evvelsi gün, dün, bugün…


Bu aralar günde ortalama 5-6 saatim toplantılarda geçiyor. Toplaşmaktan çalışmaya zaman kalmıyor. Hatta geçen akşam, ertesi gün yapılacak bir toplantıya bitirmem gereken hazırlık yüzünden gece 00:30’da çıktım ofisten. Maslak o saatte (zaten sadece o saatte) in-cin-top-köpekler... 1.Köprüye giden yol gayet akışkan ve fakat gecenin o saatinde köprüyü 30 dakikada geçtim ya da geçtik çünkü tek şerit halinde trafiğe izin vardı. Dikkat Kasis! tabelaları arasında belli kısımlarda baya bildiğimiz asfalt kaplamayı kaldırmışlar, sanki kozyatağı (niyeyse) falanmışçasına yerde yarıklar açmışlar, açılan yarıklarda birbirine değdiğini, değmek ne demek birbirine sarmaş dolaş olduğunu düşünmek istediğimiz bazı demir halatlar sanki uçları kopuk / kesik bir görüntü endam eder vaziyetteydiler. Tek şerit ve “hayırdır hocam noldu?” diye geçerken tüm araçlar o açılan yarıkların yanından (evet birden fazla, sanırım 3 adet idiler), arkamdaki araçta da gayet endişeli bakışlar edinen bir fırça bıyık vardı… “Hergün geçiyoruz o köprüleri” diye acaip tırstım gece gece - sanki köprü üstündeyken de benzer yarıklar aniden ((ya da yavaştan ne fark eder) (ve tabii kendiliğinden)) açılacak ve kara delikmişçesine inivericez şerit şerit, bir zaman, bir şekilde gibi geldi.
Sonra dün ofise gidip yine toplaşınca bir cam kubbe içinde, sanırım 30 tane falan mentos şeker yedim fenalıklar geçirerek. Bir yudum kahve, bi çilekli mentos. Toplantı katılımcılarından bir tanesi – nispeten sevdiğimiz bi insan olmasına rağmen, hem ağır konuşan, hem de kendisine misal “bugün nassın bakalım?” dendiğinde dahi “yo yooo…” diye cümleye başlayan bir kişi. Diyalog içinde anlatıyorum:
PaigeMarshall: “hımm doğru söylüyosun aslında, tamam, öyle yapalım”
YoYoookişisi: “yo yooo ben dedim diye yapmayalım, yani siz de hem fikirseniz”
PaigeMarshall: “e mantıklı dedim, ok işte”
YoYoookişisi: “yo yooo içinize sinerse yani”.
Bu yo yooo’lar bi de öyle bir tonlamayla geliyor, o anda öyle bir sarsıntı / yer yarılması da oluyor ki; insan “ulan çok ters bişey söyledim adama, bak ayıp oldu” gibi hissediyor... Böyle böyle kendisi toplantının yarısında yo yooo dedi, her yo yooo’da yerler yarılır gibi oldu, her yo yooo’da ben bir mentos daha yedim. En az 100 kalori vardır.
Kalori demişken geçenlerde çok zor bir işi yaparken kendi kendime iyilik olsun diye, sanırım sürecin yarattığı delirium anında, haziran sonuna kadar sağlıklı beslenme & alkol’e break kararı aldım. İrademe sıçıyim afedersiniz, mayısın ortasından beri, iglo (ki reklamlardaki hanımkızımız bezelye diyemiyor diye çok dalga geçmiştim ama ürünler hakkaten şahaneymiş), light cookie, enerjisi azaltılmış çıbık kraker, organik bilmemne, zıkkımın kökü gibi şeyler yiyorum. Kilosal olarak bir değişim göstermedim, zaten sanırım verecek pek fazla kilom yok. Ancak alkolü pause etme kararı çok saçmaymış, misal şu günler tam serin serin pembe şaraplar içilecek günler ama işte bi kere karar vermiş bulundum. Saçma da olsa, karar karardır.
Son olarak; bu sabah “çok gezen çok bilir” ve biraz kendi müşterilerimizden başka insanlar da görelim diye, kahvaltıyı Tamirane’de yaptık, hemencecik yanında da Moleskine Detour Sergisine gittik. Beste Miray’ı hakkaten severek izliyorum, kendisi yine outstanding bir iş çıkartmış. Onun haricinde bir sürü “vaayy” dedirten iş vardı (araya kaynamış “çok acaip bi insanım” ya da “deliyim ben ama dünya farkında değil” diye özetleyebileceğimiz bazı ego patlamaları da tabii) ancak Stefano Faravelli’nin önünde saygıyla eğiliyorum... Sırf onu görmek için gidilir sergiye. Moleskine defterleri yıllardır severek tüketen bir ekibiz biz ofiste, sanırım hepimiz sadece moleskine kullanıyoruz – biz de süper bir sergi çıkartabiliriz çeşit ve içerik açısından. Ama bizimkilerden “tek kullanımlık beyaz eldivenler giyilerek gezilecek bir sergi” olmaz, biz zaten kahve falan döküyoruz daha ziyade üstlerine, yaşanmışlık gösterir diyerekten… Zaten bugün ellerimizde forensics tadında beyaz eldivenler ve de ayaklarımızda ince & yüksek topuklarla acaip zorlandık demir delikli panellerin üzerinde bir bloktan diğerine geçerken – ceylanca sekmeler gereksiz. Giderseniz topuklularla gitmeyiniz diye diyorum. Bi de biz ordayken (enerji müzesi ya orası) bir grup çocuk geldi, eğitmen enerji kaynaklarını sordu; çocuklardan toprak, ışık gibi çığlıklar yükseldi… eğitmen de otomatiğe bağlamış olarak çocuklara; “sürdürülebilir enerji yani sürdürülebilir yani hiç bitmiyor” dedi. Sanırım karşılıklı pek güzel anlaştılar…
Çocuklar çiçektir, onları sevelim.