4 Haziran 2009 Perşembe

Evvelsi gün, dün, bugün…


Bu aralar günde ortalama 5-6 saatim toplantılarda geçiyor. Toplaşmaktan çalışmaya zaman kalmıyor. Hatta geçen akşam, ertesi gün yapılacak bir toplantıya bitirmem gereken hazırlık yüzünden gece 00:30’da çıktım ofisten. Maslak o saatte (zaten sadece o saatte) in-cin-top-köpekler... 1.Köprüye giden yol gayet akışkan ve fakat gecenin o saatinde köprüyü 30 dakikada geçtim ya da geçtik çünkü tek şerit halinde trafiğe izin vardı. Dikkat Kasis! tabelaları arasında belli kısımlarda baya bildiğimiz asfalt kaplamayı kaldırmışlar, sanki kozyatağı (niyeyse) falanmışçasına yerde yarıklar açmışlar, açılan yarıklarda birbirine değdiğini, değmek ne demek birbirine sarmaş dolaş olduğunu düşünmek istediğimiz bazı demir halatlar sanki uçları kopuk / kesik bir görüntü endam eder vaziyetteydiler. Tek şerit ve “hayırdır hocam noldu?” diye geçerken tüm araçlar o açılan yarıkların yanından (evet birden fazla, sanırım 3 adet idiler), arkamdaki araçta da gayet endişeli bakışlar edinen bir fırça bıyık vardı… “Hergün geçiyoruz o köprüleri” diye acaip tırstım gece gece - sanki köprü üstündeyken de benzer yarıklar aniden ((ya da yavaştan ne fark eder) (ve tabii kendiliğinden)) açılacak ve kara delikmişçesine inivericez şerit şerit, bir zaman, bir şekilde gibi geldi.
Sonra dün ofise gidip yine toplaşınca bir cam kubbe içinde, sanırım 30 tane falan mentos şeker yedim fenalıklar geçirerek. Bir yudum kahve, bi çilekli mentos. Toplantı katılımcılarından bir tanesi – nispeten sevdiğimiz bi insan olmasına rağmen, hem ağır konuşan, hem de kendisine misal “bugün nassın bakalım?” dendiğinde dahi “yo yooo…” diye cümleye başlayan bir kişi. Diyalog içinde anlatıyorum:
PaigeMarshall: “hımm doğru söylüyosun aslında, tamam, öyle yapalım”
YoYoookişisi: “yo yooo ben dedim diye yapmayalım, yani siz de hem fikirseniz”
PaigeMarshall: “e mantıklı dedim, ok işte”
YoYoookişisi: “yo yooo içinize sinerse yani”.
Bu yo yooo’lar bi de öyle bir tonlamayla geliyor, o anda öyle bir sarsıntı / yer yarılması da oluyor ki; insan “ulan çok ters bişey söyledim adama, bak ayıp oldu” gibi hissediyor... Böyle böyle kendisi toplantının yarısında yo yooo dedi, her yo yooo’da yerler yarılır gibi oldu, her yo yooo’da ben bir mentos daha yedim. En az 100 kalori vardır.
Kalori demişken geçenlerde çok zor bir işi yaparken kendi kendime iyilik olsun diye, sanırım sürecin yarattığı delirium anında, haziran sonuna kadar sağlıklı beslenme & alkol’e break kararı aldım. İrademe sıçıyim afedersiniz, mayısın ortasından beri, iglo (ki reklamlardaki hanımkızımız bezelye diyemiyor diye çok dalga geçmiştim ama ürünler hakkaten şahaneymiş), light cookie, enerjisi azaltılmış çıbık kraker, organik bilmemne, zıkkımın kökü gibi şeyler yiyorum. Kilosal olarak bir değişim göstermedim, zaten sanırım verecek pek fazla kilom yok. Ancak alkolü pause etme kararı çok saçmaymış, misal şu günler tam serin serin pembe şaraplar içilecek günler ama işte bi kere karar vermiş bulundum. Saçma da olsa, karar karardır.
Son olarak; bu sabah “çok gezen çok bilir” ve biraz kendi müşterilerimizden başka insanlar da görelim diye, kahvaltıyı Tamirane’de yaptık, hemencecik yanında da Moleskine Detour Sergisine gittik. Beste Miray’ı hakkaten severek izliyorum, kendisi yine outstanding bir iş çıkartmış. Onun haricinde bir sürü “vaayy” dedirten iş vardı (araya kaynamış “çok acaip bi insanım” ya da “deliyim ben ama dünya farkında değil” diye özetleyebileceğimiz bazı ego patlamaları da tabii) ancak Stefano Faravelli’nin önünde saygıyla eğiliyorum... Sırf onu görmek için gidilir sergiye. Moleskine defterleri yıllardır severek tüketen bir ekibiz biz ofiste, sanırım hepimiz sadece moleskine kullanıyoruz – biz de süper bir sergi çıkartabiliriz çeşit ve içerik açısından. Ama bizimkilerden “tek kullanımlık beyaz eldivenler giyilerek gezilecek bir sergi” olmaz, biz zaten kahve falan döküyoruz daha ziyade üstlerine, yaşanmışlık gösterir diyerekten… Zaten bugün ellerimizde forensics tadında beyaz eldivenler ve de ayaklarımızda ince & yüksek topuklarla acaip zorlandık demir delikli panellerin üzerinde bir bloktan diğerine geçerken – ceylanca sekmeler gereksiz. Giderseniz topuklularla gitmeyiniz diye diyorum. Bi de biz ordayken (enerji müzesi ya orası) bir grup çocuk geldi, eğitmen enerji kaynaklarını sordu; çocuklardan toprak, ışık gibi çığlıklar yükseldi… eğitmen de otomatiğe bağlamış olarak çocuklara; “sürdürülebilir enerji yani sürdürülebilir yani hiç bitmiyor” dedi. Sanırım karşılıklı pek güzel anlaştılar…
Çocuklar çiçektir, onları sevelim.

3 yorum:

aslı hayvanı (a.k.a. domuz) dedi ki...

:D
aar hastanız mıyım yoksa sayko hastanız mıyım kararsızım sayın marshall.

PaigeMarshall dedi ki...

hepsi makbul hayvancıım, kararsızlığınızda bile şahanesiniz bizzat.

ece arar dedi ki...

hep yaz yahu, doyulmuyor. gül rengi şarap içilmez mi böyle günde diyerek saçma kararını protesto ediyorum.