31 Ocak 2009 Cumartesi

Life is a flow…

Geçen akşam the curious case of Benjamin Button’u seyrettim. Çok havalıydı. This copy is for jury award viewing only yazıyordu arada. Film biliyorsunuzdur f scott fitzgerald’ın fantastik hikayesinin üzerine kurulmuş (tells the story of Benjamin Button, a man who starts aging backwards with bizarre consequences). Tam akademinin seveceği geyiklikler filmde dizboyu: rengarenk gökyüzüne karşı, ıssız sahilde tahta iskelede oturan benjaminle babası – yıllar sonra aynı iskelede bazı tahtalar çürümüş ama tahta koltuklar hiçç zarar görmemişken ve de gökyüzü aynı kızıl mavi iken (hiçç şehirleşme de olmamış bittabi) benjaminim buttonum bu sefer sevdiği kadın daisy ile oturmaz mı aynı iskelede? Oturur tabi. Filmi Forrest Gump’a benzetenler çok ama bence azıcık The English Patient tadı da var. The English Patient’ta içimizi çeken, "tamam abicim seviyosunuz birbirinizi, biz buradan anladık, serbest bırakın allah için!" dedirten sahneler burda da var. Ve fakat bu akademi denen zat-ı alileri Gangs of New York’u 10 dalda Oscar’a aday iken hiç heykelsiz uğurlayan adilerdir – değiller midir? Neyse sanırım tccofbb bu sene Oscar’ı alır – korkarım. Filmin bence enn fena tarafı tabii ki brad pitt. Kendisi gerçekten çok fena. Yaşlı olması lazım gelirken tam yaşlandıramamışlar, gençken de brad her daim güzel yalanına inanıp tam gençleştirememişler; bi de beyaz t-shirt & jean ile motosiklet üzerinde derin bakışları var ki, offf çekilir şey değil. Ancaaak cate blanchett nedir? İnsan mıdır? O insansa, biz neyiz? Böyle bir kadın olabilir mi? Bence kendisi uzaylı. Şahane bir kadın. Hem de her yaşında – gençken de, yaşlıyken de. Filmde beni çok fena hasta eden diğer birşey, hummingbird bağlantısı idi – seyredince "evet çok geyikti" dersiniz diye umuyorum… ama neyse cate / daisy için seyredilir çok net.

Ve sonunda Letting Go’yu bitirdim. Gabe Wallace diye bir adamın hayatının birkaç senelik döneminde olan biteni anlatıyordu, annesinin ölümü ile başlayıp babasının tekrar evlenmesi, o arada kendisinin libby’ye (ki paul’un karısı) hafiften aşık olması ve libby’nin ruh hastası ve nörotik bir tip olması nedeni ile libby-paul ilişkisi falan. Bütün bu sıradan gözüken olayların arkasında / içinde katolik vs musevi aileler, evliliğin gereksizliğine dair göstergeler, hayatımıza giren bir şahane kadın ve onun ölen küçük çocuğu ile yarattığı sarsıntılar da vardı. Çok gerçek bir kitaptı. Philip Roth 33 doğumlu Amerikalı bir yazar (güzel kitaplar yazan adamların hiç ölmemelerini diliyorum) birkaç kez national book award, Faulkner award, hatta Pulitzer almış; hatta ve hatta The NY Times 2006 Book Review’a göre son 25 yılın amerikadaki en iyi yazarı…
Life makes you stop and think, that’s the thing. Life changes on a man, and then he’s got to have a little something in reserve. I feel a little ashamed about what I didn’t have in reserve. de bu kitabın hafiften özeti / nasihatı olsun. Geçen Cuma kara bir cumaydı bizim ofiste, çok sevdiğimiz bazı insanların bizden ayrılmaları gerekti, çok sevdiğimiz başka bazı insanların iş tanımları değişti / gradeleri düştü. Kriz sadece amerikada değil, kriz global biliyoruz zaten ama sanırım tam içimizde yaşamadıkça tam olarak anlamıyoruz. İlla en yakında olması gerekiyor yaşananları idrak edebilmemiz için… geçer mi etkisi bilmiyorum. Bugün geçmedi en azından. Konuştuğum kimsede de geçmemişti. Kimse dün gece uyumamış, bugün herkes salonda köşe yastığı gibi bırakıldığı yerde kalmıştı… bana dokunmayan yılan diyenler de olmuştur mutlaka, ben sadece kendim gibilerle konuştum…
Bir de bugün 1 seneden fazla zamandır “küs” olduğum eskiden çok yakın bir arkadaşımdan bir e-mail geldi. "Sms’ime cevap vermedin, bu kadar mı kötülük yaptım sana, ben de seni linked-in’den sildim" ve benzeri birşeyler yazmış. Ne acaip. Sms’i almamıştım ama linked-in’in aramızda bir link olduğunu da fark etmemiştim. Kendisi ile küsme nedenimiz de facebook’tu. Bir mail yazdım, almadım sms’ini diye… (Pek şikayetçi değilim ben bu iletişimin sadece yazılı / görsel olduğu dünyadan, konuşmak bana daha zor geliyor. Ama bazen de yazarken insanlar birbirlerini anlamıyorlar ya da işte erişemiyorlar böyle.) Neyse bir mail yazdım, neyken neydi ne düşündümdü diye… Sonra (biraz önce) cevap geldi. İnsan araya zaman & mesafe girince, tekrar kaynaşamazmış gibi hissediyor. Hayatın normal akışı içinde uzaklaşıldığında öyle değil de, bir sebep olup da ayrılıklar girince sanırım tekrar kaynaşmak zorlaşıyor. İnsanların ne olup da bir araya geldiklerini, ne olup da birbirlerinden vazgeçtiklerini tam anlayamıyorum. Sanırım biraraya gelmenin daha da zor olduğunu düşündüğümden bu anlayamama durumu, yoksa ayrılıklar / anlaşamamalar / falling out of love’lar sanki daha hayata dair / daha gerçekler… başını anlasam belki tüm loop’u da anlarım birgün… libby’nin de dediği gibi: i’m interested in the flow, i’ll take the shape the world gives me, fuck the rest.

1 yorum:

aslı hayvanı (a.k.a. domuz) dedi ki...

benjamin button'u seyretmedim ama gangs of newyork olayına takıldım yazıda hemen. "nasıl vermediler bi tane bile oskar?" demiycem, allahtan oskar eskiden elinde bulundurduğu saygınlığı büyük ölçüde yitirdi seneler önce. yoksa gangs süper şahane filmlerden biridir kanımca ayrıca zaten daniel day lewis denizden çıksa yeriz (olmadı galba)

philip roth'a gelince, "letting go" yok ama bende de "portnoy's complaint" var. bakalım nasıl bir seçim yapmışım.