6 Temmuz 2009 Pazartesi

Four fried chickens and a Coke

.
Bugün inboxıma düşen bir marketing paperda Dan_Aykroyd’un "Şarapçı" oluşu anlatılıyor.
Adamımız 56 yaşının baharını yaşadığı şu günlerde, neşesinden ve de enerjisinden hiçbirşey kaybetmemiş maaşallah ve de Kanada'nın Niagara'sında 2 sene önce kurduğu tesiste, ısrar ediyormuş ki: her üretimden örnek alınacak ve de kendisi tadımını yapacak (ben olsam ben de ısrar ederdim).
Tam da kendisinden beklenecek cevvallikte bir girişim yapmış ve de “aaa ben anlıyorum da mı içiyorum” tadında bi kampanya sürdürüyormuş (ki kendisi o sayede marketing paperlara konu olmuş). “Ben de sommelier değilim” deyip, şaraplarını “these are snob-free grapes” diye tanıtıyor (tam da bu noktada, notting hill’de yıllar yıllar önce görüp sevdiğim “laid by happy chickens” deyişinin sonra nasıl da moda olduğunu hatırlıyorum, belki de artık şarap içerken “yalnız rica ediyim, üzümler burjuva olmasın” bile diyeceğiz).

Yazıyı istiyorsanız burdan okuyunuz....



Dan Aykroyd ne yapsa güzel yapar diyeceğimiz adamlardan birisi değil. Zaten bu işte de logoyla falan hemen hafif sıçmış. Ama yine de çocukluğumuzun önemli karakterlerinden birisi olduğu için ceketimizi ilikleyebiliriz karşısında. Hala çocuk olduğumuz yıllarda The Blues Brothers’ı ilk kez izlediğim zaman mutluluktan deli bir insan olmuştum (ama Elwood’a değil de Jack’e delirmiştim); sonra da her fırsatta, zamanında video izlediğimiz yıllarda kafam kadar kasetlerde, devamında dvd’de, trt’de show’da falan her karşıma çıktığında izledim / hala da izlerim – TBB babamla en favori filmimizdi, statik olan herşeyden nefret eden annemse bizim aynı filmi defalarca ve defalarca seyredip, aynı yerlerde böğürerek gülmemize asla anlam veremedi. Yıllar içinde her alanda olduğu gibi filmlerde de “psycho-noir olsun, bizim olsun” diyen bir bünyem olmasına rağmen, TBB bir kenarda çocukluk olarak duruyor, hala aynı sahnelerde gülüyorum salak gibi... hatta hafiften dürtme bile olabilir etraftakileri, “a-ha-hahaha işte burası çok süper” diye... Bak şimdi de dürtercesine söyliycem: en çok hani bunlar konserden kaçarlar ya her taraf polis kaynarken, işte orayı severim. Bi de tabii ki ona buna verdiğim için defalarca ve defalarca satın aldığım soundtracki var ve sanırım tüm soundtracki seviyorum ama işte galiba everybody needs somebody to love’ı biraz daha fazla seviyorum, sanki.

4 yorum:

aslı hayvanı (a.k.a. domuz) dedi ki...

"do you see the light?" muhabbeti ve james brown abimizin kilise performansını severim ben bi de :)

headcleaner dedi ki...

you see the light! the band!!!
ben de şahsen o aydınlanma anına takılmıştım, filme hakim olan çizgi film havası da sanırım filme o yıllarda kilitlenme sebeplerimizden. Hem sanıyorum siz de orda burda Minnie the Moocher çalındığında tüm o saçma hi de hi de ho tekrarlarına ne kadar sadık kalabildiğinden gurur duymuş bir ilk gençlik yaşamışsınız :)
Biz abartıp Sweet Home Chicago'yu Sweet Home Karşıyaka olarak çığırırdık izmir barlarında...

PaigeMarshall dedi ki...

Karşıyakalıların fanatizmini duymuş insanlarız, yakinen yaşamasak da - 35,5... kim bilmez?
hayvan ve ben fiziken çok acaip ait olsak da, "sweet home anything" diyecek kadar kadıköylü ya da istanbullu falan olmamışızdır ever :)
hayvancıım, kadıköy anadolulu olabilir miyiz belki?
çalışma masamda I hate school stickerları vardı ama KAL bayağı bi sweet home tadındaydı o yıllarda.. yoksa üstünden çok yıllar aktı diye mi öyle geldi bi an? hımmm kararsızım.

aslı hayvanı (a.k.a. domuz) dedi ki...

etrafta her daim şişine şişine "ben KAL'danım" diye dolaşmıyor muyuz güzel kardeşim?

e, ööleyse? ;)