26 Şubat 2009 Perşembe

henry lee


22 Şubat 2009 Pazar

Barbarlar içimizde...

J.M.Coetzee Güney Afrika doğumlu bir yazar. Kitap 1980de, kendisi 40 yaşındayken basılmış, 2003de Nobel almış. Cape Town’da doğup büyüyen bu adamın bir dönem Londra’da IBM’de bilgisayar programcısı olarak çalışmış olması çok acaip geliyor insana.
Belki de kitap zamansız ve mekansız olduğu için, insan Coetzee’nin IBM’de falan çalışmış olmasını yadırgıyor (Marianne konserde “i could never be an office person” dediğinde, “tabi mantıklı” dememiz gibi; Coetzee’nin de savaş muhabiri falan olmuş olmasını bekliyor insan). Süper bir insan olduğu kesin - wiki’de ve başka birçok kaynakta kendisine dair personality & reputation kısmında şu yorumlar var:

He is known as reclusive and eschews publicity to such an extent that he did not collect either of his two Booker Prizes in person. Rian Malan wrote that Coetzee is "a man of almost monkish self-discipline and dedication. He does not drink, smoke or eat meat. He cycles vast distances to keep fit and spends at least an hour at his writing-desk each morning, seven days a week. A colleague who has worked with him for more than a decade claims to have seen him laugh just once. An acquaintance has attended several dinner parties where Coetzee has uttered not a single word."

Adamımız ilk kitabını 1974de yayınlamış – Dusklands; sonra In the Heart of the Country var ‘77de; ’80de kitabımızla (yayınlandığı yıl) James Tait Black Memorial Ödülünü kazanmış. Devamında da bir sürü ödül ve özellikle Güney Afrika’yı onurlandırması nedeniyle bir sürü takdir var. Maşallah.

Kitapta olayın geçtiği yere dair bir bilgi verilmemesinin sebebi olayın her yerde / her dönemde yaşanabilecek olması. İnsanların huzur içinde yaşadıkları bir uç beldeye, merkezden birileri gelirler ve barbarların ülke genelinde huzuru kaçıracağı varsayımdan yola çıkarak ortamın bırakınız huzurunu kaçırmayı, bokunu çıkarırlar. Bu uç beldenin yönetimindeki kişinin (magistrate) anlattığı hikayede, insanların nasıl aslında hayvan (ya da barbar) oldukları ve de aslında nasıl da içlerinde tüm hayvani dürtüleri taşıdıkları çok da rahatsız edici olabilecek görüntüler çizilerek anlatılıyor. İnsanlardan tiksindiğimiz kadar var dedirtiyor yani. Toplumda herkes olmasa da en azından bazıları, var olan düzeni ve içinde bulundukları refahı aynı kalsın isterken (magistrate başta olmak üzere, ya da ilerleyen sayfalardaki drug store owner gibi); ezici çoğunluk hem bilmediklerinden korkuyorlar / kendilerini uzak tutuyorlar, hem de zaman içinde kötüleşen düzene alışıp giderek kötü olanı normal, daha da kötü olanı kabul edilebilir buluyorlar. Yaşadıkları düzeni değiştiren, kaçan ve de umutsuzluğa kapılan insanların kaybettikleri, ama işin-hiç-değilse-iyi-tarafı kötülerin de sonunda kaybettikleri bir kitap. İyiler de pek bir şey kazanamıyorlar maalesef. Magistrate “pain is truth, all else is subject to doubt”, “I have not asked for more than a quiet life in quiet times” diyor olacakları henüz yaşamaya başlarken.
İlk “barbar” grubundan aldıkları esirleri işkence ile yavaş yavaş öldürürken merkezden gelenler, içlerinden bir kızı yarı kör ve oldukça sakat olarak bırakıyorlar. Refahın üst seviyelerde olduğu şehirde dilenmek yasak, bu barbarian kız ise sakat ve çalışabilecek durumda olmadığı için dileniyor. Magistrate ile kızın çok sancılı ilişkisi de ağır depresyon kaynağı. Magistrate diyor ki bir seferinde: I catch myself in a moment of astonishment that I could have loved someone from so remote a kingdom. All I want now is to live out my life in ease in a familiar world, to die in my own bed and be followed to the grave by old friends…
Merkezden gelenler geri dönerlerken ortada barbarlar falan yok – kitabın başından itibaren bildiğimiz gibi. Barbarların yaptığını sandıkları / sandırdıkları her şeyi kendileri yapan aptal adamlar donlarını zor toplayıp geldikleri yere geri giderlerken; magistrate bu geçen zamanı yazması / anlatması gerektiğini düşünüyor: “After which the barbarians will wipe their backsides on the town archieves. To the last we will have learned nothing. In all of us, deep down, there seems to be something granite and unteachable.”

Velhasıl içinizi acıtan ve de sıcak evinizde, kahveniz yanınızda, huzurunuz tavana vurmuşken, oturduğunuz yerde sizi rahatsız eden kitaplardan. Pek şahaneydi.



"Barbarian" is a pejorative term for an uncivilized person, either in a general reference to a member of a nation or ethnos, typically a tribal society as seen by an urban civilization either viewed as inferior, or admired as a noble savage. In idiomatic or figurative usage, a "barbarian" may also be an individual reference to a brutal, cruel, warlike, insensitive person. – wikipedia
http://www.english.emory.edu/Bahri/Coetzee.html
http://en.wikipedia.org/wiki/J._M._Coetzee
http://nobelprize.org/nobel_prizes/literature/laureates/2003/coetzee-bio.html

.

.

21 Şubat 2009 Cumartesi

Tespit: "Benim de bu derdim var işte"

Jr.Semiha ile kısa fakat kaliteli bir birliktelikten sonra (ki kendisi hayatıma “benim de bu derdim var işte” cümlesi ile yine renk kattı) döndüm. Çocukken mutlu olmak daha mı kolay ya da mutlu olunca bunu göstermek mi daha kolay? Gerçi büyüyünce de mutluluğu daha büyük yaşayan insanlar var. Akşam yemekte barton “çok mutluyum” dediğinde, biz eceyle “nasıl denir ki birdenbire” deyiverdik. Mutlu hissetsek de, çok mutluyum diye bir anda ifade edememek / ifade etmeyi akıl edememek (çünkü böyle bir alışkanlığın olmaması)…
Dönüşte çocukluğumdaki şekerlerden aldım. Deneyimsel Pazarlama işte aynen bu. Yıllardır içinde olup da, hakkında anlattığımız tüm koku / tat / duyu / duygu hikayesi aynen buna bağlanıyor. O şeker paketini görünce, kaç yaşında olduğumun hiç önemi kalmıyor. O şeker paketi de o kadar az yerde var ve o kadar özletiyor ki kendisini… Kar yağacak, hava çok fena olacak, avrupa'daki donduran soğuklar falan deyip, beni korkuttular. Uzun yollardan gidip, uzun yollardan dönmek zorunda kaldım ama iyi oldu. Bir tespitte bulundum böyle uzun uzun düşünürken: Sanırım hayatımın tüm alanlarında bir adaptasyon zorluğu yaşıyorum - sanırım her şeyin sebebi bu. Benim commitment problemi sandığım şeye dün ece alakası yok dedi. Bugün ben o konunun da adaptasyon sıkıntısı olduğunu tespit ettim. Uyumsuz bir insanım. Alışamıyorum. Ama bir kere alışınca da alıştığım / sevdiğim gibi olsun istiyorum. Düzen içindeki tetiklemeler ok, challenge is good yani ama (anlatması zor biraz) misal okul kapandı hadi tatile durumunu sevmezdim çocukken, kendim de anlamazdım; yazlıktakileri çok özledim, çok seviyorum niye gitmek istemiyorum diye. Sonra yaz bitince de, hadi okula diyemezdim, nefret ederek dönerdim istanbul’a – okul açılıncaya kadar ama sonra okulda da çok eğlenirdim. Evden çıkınca işe 1 saat araba kullanmayı bunun için seviyorum. Araba kullanmaya alışıyorum ve “tamam hocam, yetti” dediğim anda ofise gelmiş oluyorum. Ofisteyken “tamamdır, artık çıkıcam” demeden ben, bir sebeple çıkmam gerekirse, sinir geliyor. Aynı şey, hayatımın tüm pasajlarında var. Kısacası kar yağmadı ve fakat uzun yoldan dönmek iyi oldu. Şeker yiyip, müzik dinleyerek ve de hayata dair saptamalar, karmaşık ruh durumuma dair tespitler yaparaktan eve dönmek iyi geldi.
Geçen haftanın çok mühim bazı konuları yoğunluktan kaynadı. Tinder’ı anlatiyim bi tek. CRR’de 20:00’de başlayacağı duyurulan konserin, yakinen takip ettiğiniz gibi, biletleri konserden 1 hafta falan önce satışa çıktı. Konser 20:00’de başlayacak deniyorsa, söylenene “peki” diyen her ezik insanevladı gibi 20:00’de gidersiniz di mi? Biz de öyle yaptık. Sonra 21:00’e kadar Tindersticks bekledik – ki ben hakkaten sinir oldum. 20:00’de adı sanı duyulmamış ve bence sittinsene de duyulamayacak bir gerzek 6 parça falan gitarla inleyerek ve de apple laptopundan amfi soundu yarataraktan içimizi çekti, arada da Türkiye ile ilk tanışmasının 7 yaşındaykene midnight express’i seyretmesi ile olduğunu söyleyip, kendince espri yapmaya çalıştı. Gerçekten büyük fiyaskoydu. Neyse 21:00’de abilerimiz sahneye ışık saçarak tek tek çıktılar – intro’yu stuart’sız bize sundular. Mükemmeldi. Devamında da ağırlıklı olarak the hungry saw ve üç-beş klasikle bizi huşu içinde bıraktılar. Boobar come back to me özellikle şahaneydi, velhasıl sahne güzel, ses güzel, kitle gayet düzgündü. Sevdiğim müzikleri konserlerde canlı dinlediğimde, beni her daim en mesud eden ses nefeslilerden geliyor. Nefeslileri dinlerken ceket iliklenmesi gerektiğine dair bir inancım var. Tindersticks’in son albümünde de bu inancımı en tepelere çıkaran bir adam kendilerine destek vermiş. Terry hem şıktı, hem de zarif; yetmez kendisi o gece bize bu dünyadaki en müthiş sesleri sundu. Bazı insanlar vardır, onlar bizim yaşadığımızı bile bilmezken, biz kendilerini yaratan yüce varlığa şükürler ederiz: dünyamıza düşürmüş bu kişiyi diye.
Örnek veriyorum: Terry Edwards.

.

.

19 Şubat 2009 Perşembe

aysel goes to see jr.semiha

Yarın bir moda prensesini (ki kendisinin 3küsur sene önceki kreasyonu ve derin bakışları aşağıda) görücem. Çok keyifliyim. En sevdiğim ve tek sevdiğim bu yaşı küçük insanı acaip özledim. Onun çevresindeki çeşitli yaşlardan insanları da (tüm aile, eşraf, eş dost camia)...

14 Şubat 2009 Cumartesi

sevemedim gitti insan denen canlıyı...

Şahane. 1 saat içinde evden çıkmam ve nispetiye caddesine gitmem gerekmekte. Nikon D80’e dair “21.etap” olarak adlandırılan bir eğitime gitme planım var. Planım var ve tabii ki arzum hiç yok.
İki şey kafamı bulandırıyor:

1) “bir sürü insan iyi/kötü fotoğraf çekiyor, kursa gidip de mi çekiyorlar? gitmeden de çekebilirim ben, belki, neden olmasın?” (buna karşı görüş olarak “varken bu eğitim neden gitmiyorum? ilk seferine gidiyim, eğitimdeki herkesten nefret edersem, bir daha gitmem. ilk seferden gitmezsem çünkü, gelecek seferlere zaten gidemem” diyor içimdeki ikinci ses. “E ama zaten haftaya cmts muhtemelen ist’da olamayacağım, sonraki cmts bir düğün var so zaten eğitime gidemiyeceğim, o zaman şimdi de gitmiyim” diye bu karşılıklı delicevatlığım devam ediyor).
2) faturanızı da yanınızda getirin diye bir not düşmüşler, sabahtan beri faturayı arıyorum ve bulamıyorum... çok bedbahtım. Faturayı aynı zamanda sigorta süresini gösteren bir belge olması nedeni ile özel bir yere de kaldırmış (saklamış) olabilirim (ki hiç bulamiyim) ya da faturayı saklarsam bulamayacağımı bildiğim için çok elimin altında bir yerde bulunduruyor da olabilirim (ki o zaman görmeye çok alıştığım için, sabahtan beri görememekteyim). Özetle faturam yok. Yani var da nerde bilmiyorum.
En iyisi bu kursa gitmemek mi bu durumda?
Akmerkez’e de aylardır gitmiyordum, bi akmerkez gezerim diyordum. Onu yine de yapabilirim. Ama alışveriş yapmak istemiyorum. Dün zaten yine gereksiz yere bir ceket, bi de kazak aldım ve hatta bir de küpe. Manasızlığın dibine vurmuş durumdayım.
İnsanlara ne zaman azıcık pozitif yaklaşmaya çalışsam, karşıma bir dingil çıkıyor ve beni dünyadan bezdiriyor. Dünden beri böyle bir şahsın yarattığı siniri üzerimden atmaya çalışıyorum. Atamıyorum. Bazı insanlar asla tanışmasalar, yani öyle bir öngörü olsa. Misal aynı binada çalışman gerekiyor, mecbursun ama böyle bir elektrik / ışık falan birşey çıksa insanların tepesinden, kolundan bacağından, artık neresinden çıkacaksa ve o ışık / elektrik falan şöyle anlamlar içerse: “sizin beraber kahve içmeniz mümkün, hatta proje falan konuşabilirsiniz”, “siz asansörde falan karşılaşabilirsiniz ama günaydın-günaydın o kadar”, “siz asansörde bile karşılaşmayın, allah muhafaza”... Yani bakıp kendi rengine, karşısındakinin rengine (çok salak olanlar kullanma kılavuzu falan açıp, renkleri her seferinde kontrol de edebilirler), “tamam ben bu insanla konuşabilirim” ya da “yok abicim ben o kadar saçma konuşuyorum ki, çıkarttığım renge bak, en iyisi içime kapaniyim, kimseyle konuşmiyim” falan diyebilseler...

Hayal tabii bunlar.
Ececim, istediğin gibi en yakın kitabın (waiting for the barbarians by j.m.coetzee) 161.sayfasının 5.cümlesine baktım: Someone comes running up. yazıyor. Haha hahah buna çok güldüm şimdi. Kitabımız hakkında bir ipucu verdi mi? vermedi ama olsun. Kitabımız başka sayfaların başka cümlelerinde bizi sevindirir allah kısmet ederse, inşallah.
Ve son kararımı verdim: kursa gitmiyorum. Bi kahve yapiyim kendime.

.
.
.