6 Haziran 2009 Cumartesi

Nicholas Edward!

Headcleaner en sevdiğim kitaplar listesinde ilk 5’te falan rahat yer alan And the Ass Saw the Angel’ı yazmış. Üstüne de bu sayfayı okuyan herkeşlerin en bi sevdiği, adamımız Nick konusunda bir sürü şey.
Yazıyı okuyunca geçen gece, hemen kitabımı başucuma aldım. Altı çiziktirilmiş satırları / işaretlenmiş tüm sayfaları falan bir çırpıda tekrar okudum. Sonra “özlemişim adamı” dedim, gittim bütün cd’lerini ayıkladım, kapağı-var!-içi-nerdelerin? içlerini buldum, iç-burda!-kapağı-nerdelerin? kapaklarını buldum... salak gibi tarih sırasına da dizdim.. O arada bayağı bir zaman önce almış ve hiç dinlememiş olduğum “maximum nick cave” (unauthorized biography) de çıkmasın mı saklandığı köşeden?! Oha dedim kendime (tamamen unuttuğum için kendisini). Hemen dinledim.
3 gündür falan arabada, evde, ofiste eski albümlerini dinliyorum. Let Love In’i arabada, Henry’s Dream’i ofiste, Your Funeral My Trial’ı evde. Sonra Murder Ballads’ı arabada, No More Shall we Part’ı evde falan... The Boatman’s Call’ı sevmem ama onu bile bi kere döndürdüm.
Bu gece Kicking Against the Pricks acaip iyi geldi. Çok uzun zaman olmuş bu albümü dinlemeyeli. Muddy Water ile başladığında zaten insan inceden ayarlanıyor, sonra zart zurt iniş çıkış falan derken Hey Joe ile tekrar ruhumuz sarsılıyor. The Singer’da “yavrum bu ne ses” diyoruz, o bize “suddenly i realize nobody knows me, there is no place i belong” diyor ama satıraralarında bildiğimiz “umrumda değilsiniz” tadında... salak black betty, ağlak running scared, şaşkın all tomorrows parties, dingin sakin by the time i get to phoenix, yorgun ve delirmiş the hammer song... ve hadi bakalım something’s gotten hold of my heart. Bir cigar yaktırıyor daha başladığı anda. Çok anısı var something’s gotten hold of my heart’ın. Daha bir gençliğimiz diye mi niyeyse, direkt yıllaaarrr öncesine gidiyorum. Nick’i falan unutuyorum ama haince ve şarkının patladığı (marc almond’la) 88-89lara gidiyorum. Güzeldik abicim o yıllarda. Salak aşklar falan yaşardık (gerçi salak aşkları sadece o yıllarda yaşamadık, öncesinde misal 85lerde falan ben en salak ve ennn büyük aşkın pençesinde perişan bir insandım, o ayrı), akşamları okuldan dönünce (cep telefonu, internet, höö?) evin telefonu çalar, aman da muhabbet edilirdi... hımm şimdi farkediyorum ki, o zamanlar telefonla konuşan sosyal bir insandım ben; çok konuştum da mı böyle oldum acaba? Neyse işte sabah okula beraber falan gidilirdi, çıkışta beraber yemek yenirdi. Çok geyik ama çok şahane günlermiş.
20 sene geçmiş üstünden.
Sanırım Grinderman falan dinlemek ve gerçek hayata geri dönmek lazım... ama önce bi what a wonderful world dinliycem nick’im cave’imden. Bir gece, ece’yle bir yerden dönüyorduk (nerden?), tam da 1.köprünün üzerindeydik. B sides & Rarities volume II’yi koymuştum da, ılık ılık rüzgarlar esmişti, bir huzur yayılmıştı bünyelere... O huzur gelsin nick’den bana, benden de size!

4 Haziran 2009 Perşembe

Evvelsi gün, dün, bugün…


Bu aralar günde ortalama 5-6 saatim toplantılarda geçiyor. Toplaşmaktan çalışmaya zaman kalmıyor. Hatta geçen akşam, ertesi gün yapılacak bir toplantıya bitirmem gereken hazırlık yüzünden gece 00:30’da çıktım ofisten. Maslak o saatte (zaten sadece o saatte) in-cin-top-köpekler... 1.Köprüye giden yol gayet akışkan ve fakat gecenin o saatinde köprüyü 30 dakikada geçtim ya da geçtik çünkü tek şerit halinde trafiğe izin vardı. Dikkat Kasis! tabelaları arasında belli kısımlarda baya bildiğimiz asfalt kaplamayı kaldırmışlar, sanki kozyatağı (niyeyse) falanmışçasına yerde yarıklar açmışlar, açılan yarıklarda birbirine değdiğini, değmek ne demek birbirine sarmaş dolaş olduğunu düşünmek istediğimiz bazı demir halatlar sanki uçları kopuk / kesik bir görüntü endam eder vaziyetteydiler. Tek şerit ve “hayırdır hocam noldu?” diye geçerken tüm araçlar o açılan yarıkların yanından (evet birden fazla, sanırım 3 adet idiler), arkamdaki araçta da gayet endişeli bakışlar edinen bir fırça bıyık vardı… “Hergün geçiyoruz o köprüleri” diye acaip tırstım gece gece - sanki köprü üstündeyken de benzer yarıklar aniden ((ya da yavaştan ne fark eder) (ve tabii kendiliğinden)) açılacak ve kara delikmişçesine inivericez şerit şerit, bir zaman, bir şekilde gibi geldi.
Sonra dün ofise gidip yine toplaşınca bir cam kubbe içinde, sanırım 30 tane falan mentos şeker yedim fenalıklar geçirerek. Bir yudum kahve, bi çilekli mentos. Toplantı katılımcılarından bir tanesi – nispeten sevdiğimiz bi insan olmasına rağmen, hem ağır konuşan, hem de kendisine misal “bugün nassın bakalım?” dendiğinde dahi “yo yooo…” diye cümleye başlayan bir kişi. Diyalog içinde anlatıyorum:
PaigeMarshall: “hımm doğru söylüyosun aslında, tamam, öyle yapalım”
YoYoookişisi: “yo yooo ben dedim diye yapmayalım, yani siz de hem fikirseniz”
PaigeMarshall: “e mantıklı dedim, ok işte”
YoYoookişisi: “yo yooo içinize sinerse yani”.
Bu yo yooo’lar bi de öyle bir tonlamayla geliyor, o anda öyle bir sarsıntı / yer yarılması da oluyor ki; insan “ulan çok ters bişey söyledim adama, bak ayıp oldu” gibi hissediyor... Böyle böyle kendisi toplantının yarısında yo yooo dedi, her yo yooo’da yerler yarılır gibi oldu, her yo yooo’da ben bir mentos daha yedim. En az 100 kalori vardır.
Kalori demişken geçenlerde çok zor bir işi yaparken kendi kendime iyilik olsun diye, sanırım sürecin yarattığı delirium anında, haziran sonuna kadar sağlıklı beslenme & alkol’e break kararı aldım. İrademe sıçıyim afedersiniz, mayısın ortasından beri, iglo (ki reklamlardaki hanımkızımız bezelye diyemiyor diye çok dalga geçmiştim ama ürünler hakkaten şahaneymiş), light cookie, enerjisi azaltılmış çıbık kraker, organik bilmemne, zıkkımın kökü gibi şeyler yiyorum. Kilosal olarak bir değişim göstermedim, zaten sanırım verecek pek fazla kilom yok. Ancak alkolü pause etme kararı çok saçmaymış, misal şu günler tam serin serin pembe şaraplar içilecek günler ama işte bi kere karar vermiş bulundum. Saçma da olsa, karar karardır.
Son olarak; bu sabah “çok gezen çok bilir” ve biraz kendi müşterilerimizden başka insanlar da görelim diye, kahvaltıyı Tamirane’de yaptık, hemencecik yanında da Moleskine Detour Sergisine gittik. Beste Miray’ı hakkaten severek izliyorum, kendisi yine outstanding bir iş çıkartmış. Onun haricinde bir sürü “vaayy” dedirten iş vardı (araya kaynamış “çok acaip bi insanım” ya da “deliyim ben ama dünya farkında değil” diye özetleyebileceğimiz bazı ego patlamaları da tabii) ancak Stefano Faravelli’nin önünde saygıyla eğiliyorum... Sırf onu görmek için gidilir sergiye. Moleskine defterleri yıllardır severek tüketen bir ekibiz biz ofiste, sanırım hepimiz sadece moleskine kullanıyoruz – biz de süper bir sergi çıkartabiliriz çeşit ve içerik açısından. Ama bizimkilerden “tek kullanımlık beyaz eldivenler giyilerek gezilecek bir sergi” olmaz, biz zaten kahve falan döküyoruz daha ziyade üstlerine, yaşanmışlık gösterir diyerekten… Zaten bugün ellerimizde forensics tadında beyaz eldivenler ve de ayaklarımızda ince & yüksek topuklarla acaip zorlandık demir delikli panellerin üzerinde bir bloktan diğerine geçerken – ceylanca sekmeler gereksiz. Giderseniz topuklularla gitmeyiniz diye diyorum. Bi de biz ordayken (enerji müzesi ya orası) bir grup çocuk geldi, eğitmen enerji kaynaklarını sordu; çocuklardan toprak, ışık gibi çığlıklar yükseldi… eğitmen de otomatiğe bağlamış olarak çocuklara; “sürdürülebilir enerji yani sürdürülebilir yani hiç bitmiyor” dedi. Sanırım karşılıklı pek güzel anlaştılar…
Çocuklar çiçektir, onları sevelim.

23 Mayıs 2009 Cumartesi

Silence is (really) sexy!

En sevdiğim cumartesilerdendi. Telefon sadece birkaç kez çaldı, gelen smsler hemen cevap gerektirmiyordu, e-mail gelmedi bile denebilir.
Gazete, kitap, çay, tost, kitap, çikolata, cigar, kahve, uyku, haşlanmış sebze, çay, badem şeklinde geçti gün.
Uyandığım zaman (2. Uyanışta) 18:07 falandı. Ev nasıl sakin, nasıl sessiz. Salonda güneş var hala ama sıcak değil, sadece sarı bir ışık.
Sonra okuma koltuğuma kurulup da, laptopu kucağıma aldığımda dedim ki: bu evin en güzel tarafı bu kadar sessiz oluşu. Uzun uzun denize bakmak da güzel, gemiler falan geçerken, sabah / gündüz / gece renkler de güzel, güneşin batışı vs vb. Ama en güzel tarafı 10.kattasın diye, korna sesini / trafik gürültüsünü bile ancak arada sırada duymak; sadece kuş sesi en güzeli. Katta 2 daire var, karşımdaki daire boş. Üstteki dairelerden birinde yaşayan kadın senenin yarısından fazlasını Bodrum’da geçiriyor; diğeri de senenin en az 3 ayını Amerika’da...
Evin içinde ses / gürültü yaratabilecek tek canlı da benim: müzik / tv / dvd olursa ses var, yoksa yok... Tam bunları düşünüp, aslında bu ev mi huzur veren, yoksa yalnız yaşamam mı diye soruyordum ki;
şu blog yazısını okudum. İnsanın hayatında rahatsız edecek ses olacaksa, illa oluyor demek ki.
Huzur dolu haftasonları diliyorum efem...
.
.


21 Mayıs 2009 Perşembe

18 Mayıs 2009 Pazartesi

Hello Africa!


Şu aralar Radyo Eksen’de her reklam arasında “NTV Bilim” en başta çıkıyor. Tüm NTV reklamlarını konuşan tok sesli şahsımız bize “Hepimiz Afrikalıyız! İnsan 60bin yıl önce başlayan yürüyüşte nereye vardı?” diye soruyor. “Bi yere varmadık anam” demek istiyorum ben, “fazla yürümedik de zaten biz. Afrikadan çıktık, hafif sağ sonra az topla sonra hafif sol yapıp, memlekete geldik, emmi usulü oturuşlar çömdük ağaç altına, hala ordayız.”

Bilim insanı değilim, ancak bu kadar anlıyorum bilimden. Hatta dergiyi aliyim dedim kendime ama sırf Afrikalıyız diye şimdi kendimi bilim konularına veremiycem. Geçen gece sevgili hayvana anlatmak istedim ama popüler bir mekanda, ses-gürültü-görsel kirlilik olmasın diye bahçe tarafında, masamızda bol bitki, böcek ile otururken bulup da okuyamadım, loştu biraz.
Elizabeth Costello’yu bitirdim.
Kendisinin sevdiğimiz saydığımız Elvis Costello ile en ufak bir kan bağı yok, zaten Elvis Costello da Elvis Presley’in adını, sonra da kendi büyükannesinin kızlık soyadını alıp (atıyor muyum şimdi? ama sanki öyleydi) bu “sahne ismini” yaratmış kendine, bi de Napoleon Dynamite var kendisinin bilinen ismi...
Amaan çok uzadı, neyse Elizabeth Costello, sevdiğimiz ağır abimiz J.M.Coetzee’nin kitabının ve de kitaptaki karakterin adı. Kendisi 60lı yaşlarda bir Avustralyalı yazar ve de kitabın her bölümünde biryerlerde bir konuşma yapıyor, o konuşmaların etkilerini hem okuyucu olarak biz böğrümüzde hissediyoruz, hem de Elizabeth teyze kendisi kendisini keşfediyor. Misal ben vejetaryan falan değilim ama Elizabeth kesimhaneleri anlatığında “bir daha yiyemiycem anasını satiim” dedirtiyor okuyana ama sonra kendi kendisi ile de yüzleşiyor, “iyi hadi yemedik kuzuları / danaları, deri çanta da kullanmadık ama abicim ayakkabıları napıcaz” diyor... O noktada biz de “oha! Hakkaten abicim” diyoruz. Olay sadece kürk giymem diye soyunmakla bitmiyor... Sıkıyosa deri de kullanma, deri mont falan demiyorum bak, deri ayakkabı çizme falan giyme.

Neyse gelelim bizim neden Afrikalı olduğumuza.
Çok net:
The alphabet, the idea of the alphabet did not grow up in Africa. The alphabet had to be brought in, first by Arabs, then again by Westerners. In Africa writing itself, to say nothing of novel-writing, is a recent affair.
A second remark: reading is not a typically African recreation. Music, yes; dancing, yes; eating, yes; talking yes – lots of talking. But reading, no, and particularly not reading fat novels. Reading has always struck us Africans as a strangely solitary business. It makes us uneasy. When we Africans visit great European cities like Paris and London, we notice how people on trains take books out of their bags or their pockets and retreat into solitary worlds. Each time the book comes out it is like a sign held up. Leave me alone, I am reading, says the sign. What I am reading is more interesting than you could possibly be.
Well, we are not like that in Africa. We do not like to cut ourselves off from other people and retreat into private worlds. Nor are we used to our neighbours retreating into private worlds. Africa is a continent where people share. Reading a book by yourself is not sharing. It is like eating alone or talking alone. It is not our way. We find it a bit crazy.

So, dr alban’dan tüm sevenleri için geliyor, haydi hep beraber: Hello Africa! Tell me how you’re doin’!
.
.