
.
penny charade
libby
"have you any idea how much i despise you?" spits mrs pennington...
"auden said it all: 'we must love one another or die.'" says mrs brooks...
and bunny junior feels he has become immune to this crazy grown-up world...
.


a, beni alıp towers’a çıkarttı. Çok turistik. 120 katı 10 saniyede falan çıkan bir asansör (ve o asansörün içine seneler önce konulmuş ve orada unutulmuş bir elevator-boy) ile tepeye vardık. Daire şeklindeki katta dış çeperin yaklaşık 1 metrelik bir kısmı döner bir mekanizmaya sahip. Şimdi bunu başka bir ülkede olsa, pek teknolojik, pek şahane, pek şöyle pek böyle falan diye değerlendiririz kesin ama burada direkt “o kadar tembeller ki, 10 dakka yürümemek için katın etrafını döner yapmışlar” diyoruz. Sen durduğun yerde duruyorsun, hafif kokteyl tadında, o kısım yavaştan yavaştan dönüyor. Camlara da bildiğimiz ilkokul seviyesi stickerlarla o esnada görmemiz gereken yerlerin isimlerini yazmışlar. İşte bilmemne palace, bilmemne center falan..bmp)
adyo Eksen’de her reklam arasında “NTV Bilim” en başta çıkıyor. Tüm NTV reklamlarını konuşan tok sesli şahsımız bize “Hepimiz Afrikalıyız! İnsan 60bin yıl önce başlayan yürüyüşte nereye vardı?” diye soruyor. “Bi yere varmadık anam” demek istiyorum ben, “fazla yürümedik de zaten biz. Afrikadan çıktık, hafif sağ sonra az topla sonra hafif sol yapıp, memlekete geldik, emmi usulü oturuşlar çömdük ağaç altına, hala ordayız.”
Kendisi 60lı yaşlarda bir Avustralyalı yazar ve de kitabın her bölümünde biryerlerde bir konuşma yapıyor, o konuşmaların etkilerini hem okuyucu olarak biz böğrümüzde hissediyoruz, hem de Elizabeth teyze kendisi kendisini keşfediyor. Misal ben vejetaryan falan değilim ama Elizabeth kesimhaneleri anlatığında “bir daha yiyemiycem anasını satiim” dedirtiyor okuyana ama sonra kendi kendisi ile de yüzleşiyor, “iyi hadi yemedik kuzuları / danaları, deri çanta da kullanmadık ama abicim ayakkabıları napıcaz” diyor... O noktada biz de “oha! Hakkaten abicim” diyoruz. Olay sadece kürk giymem diye soyunmakla bitmiyor... Sıkıyosa deri de kullanma, deri mont falan demiyorum bak, deri ayakkabı çizme falan giyme.
Kitap 1899’un son gecesinde, borç harç içinde ve kumar batağındaki iyi aile çocuğu Josef Rubashov’un sadece heyecan için şeytanla kumar oynaması ile başlıyor. Kumarda kaybederse ruhu şeytanın olacak ve de sonsuza dek yaşayacak. Kumarda kaybediyor tabii. Bu başlangıç birçok hikayenin başlangıcı olmuştur eminim ama bu noktadan sonra Rubashov 1900’lü yılların içindeki tüm vahşetlerde ve olası tüm kötülüklerde yer alıyor – bir çoğunda ölebilmek için gidiyor, bazılarında orada yaşarken mecburen durumun bir parçası oluyor. Kendisi gibi şeytana ruhunu satmış birkaç isim de etrafında oluyor uzun yıllar boyunca, bazen şeytan da yakınlarında oluyor – farklı karakterlere bürünerek… Çocuğunun yüksek ateşten hastayken, durumun menenjite dönmesi ve çocuğun özürlü olması ile başlayan kişisel felaketleri ailesinin yangında tamamen yok olması ile bitiyor. İçinde bulunduğu toplumsal felaketlerden en kötüsü ise bence (ki aslında hepsi çok kötü ama) Hessen’de bir bakım ünitesinin içindeki “washroom”un inşaatına yardım ediyor – fayansları döşemek üzere gelmesi gereken ekip, bir sebeple gelmeyince, Rubashov ve diğer birkaç kişi girişip washroom’u tamamlıyorlar – sonra burada insanlar yakıldığı zaman ancak, anlıyor neyin inşaatına yardım ettiğini. Bu dönemler hani 1940lar diye, biz şimdi yaşayanlara pek eski / şimdi olsa hayatta izin verilmezdi gibi geliyor ya; yıllar sonra Sırpların yaptıkları da Rubashov’un yaşadıkları arasında…


Belki de kitap zamansız ve mekansız olduğu için, insan Coetzee’nin IBM’de falan çalışmış olmasını yadırgıyor (Marianne konserde “i could never be an office person” dediğinde, “tabi mantıklı” dememiz gibi; Coetzee’nin de savaş muhabiri falan olmuş olmasını bekliyor insan). Süper bir insan olduğu kesin - wiki’de ve başka birçok kaynakta kendisine dair personality & reputation kısmında şu yorumlar var:
"Barbarian" is a pejorative term for an uncivilized person, either in a general reference to a member of a nation or ethnos, typically a tribal society as seen by an urban civilization either viewed as inferior, or admired as a noble savage. In idiomatic or figurative usage, a "barbarian" may also be an individual reference to a brutal, cruel, warlike, insensitive person. – wikipedia
http://www.english.emory.edu/Bahri/Coetzee.html
http://en.wikipedia.org/wiki/J._M._Coetzee
http://nobelprize.org/nobel_prizes/literature/laureates/2003/coetzee-bio.html
.
.
Mario Levi’yi ilk kez 92de okumuşum; Madam Floridis Dönmeyebilir ve En Güzel Aşk Hikayemiz.
Geçen akşam the curious case of Benjamin Button’u seyrettim. Çok havalıydı. This copy is for jury award viewing only yazıyordu arada. Film biliyorsunuzdur f scott fitzgerald’ın fantastik hikayesinin üzerine kurulmuş (tells the story of Benjamin Button, a man who starts aging backwards with bizarre consequences). Tam akademinin seveceği geyiklikler filmde dizboyu: rengarenk gökyüzüne karşı, ıssız sahilde tahta iskelede oturan benjaminle babası – yıllar sonra aynı iskelede bazı tahtalar çürümüş ama tahta koltuklar hiçç zarar görmemişken ve de gökyüzü aynı kızıl mavi iken (hiçç şehirleşme de olmamış bittabi) benjaminim buttonum bu sefer sevdiği kadın daisy ile oturmaz mı aynı iskelede? Oturur tabi. Filmi Forrest Gump’a benzetenler çok ama bence azıcık The English Patient tadı da var. The English Patient’ta içimizi çeken, "tamam abicim seviyosunuz birbirinizi, biz buradan anladık, serbest bırakın allah için!" dedirten sahneler burda da var. Ve fakat bu akademi denen zat-ı alileri Gangs of New York’u 10 dalda Oscar’a aday iken hiç heykelsiz uğurlayan adilerdir – değiller midir? Neyse sanırım tccofbb bu sene Oscar’ı alır – korkarım. Filmin bence enn fena tarafı tabii ki brad pitt. Kendisi gerçekten çok fena. Yaşlı olması lazım gelirken tam yaşlandıramamışlar, gençken de brad her daim güzel yalanına inanıp tam gençleştirememişler; bi de beyaz t-shirt & jean ile motosiklet üzerinde derin bakışları var ki, offf çekilir şey değil. Ancaaak cate blanchett nedir? İnsan mıdır? O insansa, biz neyiz? Böyle bir kadın olabilir mi? Bence kendisi uzaylı. Şahane bir kadın. Hem de her yaşında – gençken de, yaşlıyken de. Filmde beni çok fena hasta eden diğer birşey, hummingbird bağlantısı idi – seyredince "evet çok geyikti" dersiniz diye umuyorum… ama neyse cate / daisy için seyredilir çok net.
Ve sonunda Letting Go’yu bitirdim. Gabe Wallace diye bir adamın hayatının birkaç senelik döneminde olan biteni anlatıyordu, annesinin ölümü ile başlayıp babasının tekrar evlenmesi, o arada kendisinin libby’ye (ki paul’un karısı) hafiften aşık olması ve libby’nin ruh hastası ve nörotik bir tip olması nedeni ile libby-paul ilişkisi falan. Bütün bu sıradan gözüken olayların arkasında / içinde katolik vs musevi aileler, evliliğin gereksizliğine dair göstergeler, hayatımıza giren bir şahane kadın ve onun ölen küçük çocuğu ile yarattığı sarsıntılar da vardı. Çok gerçek bir kitaptı. Philip Roth 33 doğumlu Amerikalı bir yazar (güzel kitaplar yazan adamların hiç ölmemelerini diliyorum) birkaç kez national book award, Faulkner award, hatta Pulitzer almış; hatta ve hatta The NY Times 2006 Book Review’a göre son 25 yılın amerikadaki en iyi yazarı…
Sanat eğitimi almış, koleksiyoner ve de aynı zamanda önemli bir hukuk adamı, birgün Metropolitan’a girer ve Picasso’nun Universal Woman tablosunu “asit” ile mahvederse?!
When she was old, too, grey-haired, she went to the photographer’s, alone, and had her photograph taken in her best dark red dress and her two bits of jewellery, the locket and the gold and jade brooch, a little round of jade sheathed in gold. In her photo her hair’s done nicely, her clothes just so, butter wouldn’t melt in her mouth.
Duras, based the book on her own life and was 70, an old woman, when she wrote it. It went on to win the Prix Goncourt, France’s most famous literary prize, sold over 3 million copies in France alone.
