okudummm etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
okudummm etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

25 Ekim 2009 Pazar

"i just found this world a hard place to be good in"

.

.
penny charade
libby

"have you any idea how much i despise you?" spits mrs pennington...
"auden said it all: 'we must love one another or die.'" says mrs brooks...
and bunny junior feels he has become immune to this crazy grown-up world...
.

23 Ağustos 2009 Pazar

Barefoot

Tarantino’yu sevdim. Hatta status update’ime @ glourious basterds yazmışım – daha uygun oldu bile dedim. Ama şimdi herkesler pek seviyorlar diye hafif kıllanmak üzereyim. Neyse ben zaten en çok Stiglitz’i sevdim, gazetemin enn bi filmeleştirmeni “tek ifade ile oynadığını” yazmış kendisinin - mühim olan da o değil mi demek istiyorum…

Carl-Johan’ın adını uzun uzun yazmaya pek zorlandığım, kısaca Hercules Barefoot diyebileceğimiz, güzel kitabını bitirdim. CJ’ın deli olduğuna daha önce karar vermiştik zaten. Net tespit. Kendisi deli.
(Bu arada Stiglitz’i oynayan Til Schweiger’in Berlin’de kendi production company’si olması ve de adının Barefoot Films olması?!?!)



Şimdi Kurt Vonnegut okuyorum, God Bless You Mr.Rosewater. Kendisi hakkında herhangi birşey bilmiyorum - raflar arasında oturulup, ilk bikaç sayfa okunarak alınan kitaplardan, umutluyum.
...
Yaz bitiyor.. Ama hala vakit varken, her gece teraslı / açık havalı bir yerlerde soğuklar tüketmek mümkün (dün yazıyordu galiba, okudunuz mu? malezyada bir kadın (32 yaşında, (ne önemi varsa yaşının)) bira içiyor diye kırbaç cezasına çarptırılmış!)…
Bugün Tamirane’de Chet Baker Project vardı mesela, mekan sessiz, huzurlu; yemekler güzel, şarap şahaneydi.
...

16 Haziran 2009 Salı

Grip kafası

Kafamın içinde sanki bir mengene ile birşeyler sıkıştırıyorlar. Dün gece eve geldiğimde perişandım. İlaç aradım. Evin çeşitli noktalarında çok süpersonik cold & cough, severe cold, against cold gibi envai çeşit ilaç buldum. “Hah bu tam şimdi lazım olan şey” dediğim tüm ilaçlar, EXP05/07, EXP12/07… en yakın tarihlisi EXP11/08 idi. Öldürmez biliyorum ama efficacy seviyesi düşük olur. Hiç yoktan iyidir falan diye 11/08’e razı olsam mı derken, bir tane 01/11 buldum! Keşke bu durum yıllardır hasta olmadığım anlamına gelse… oysa sanırım daha ziyade çöp evde ölme ihtimalimin ne kadar kuvvetli olduğunu gösteriyor. Tamamen tembellik - dün gece bulduğum tüm EXP05/07leri falan aynen bulduğum yerde (alakasız bir çekmece, bir torba vb) aynen bulduğum gibi bıraktım tekrar. Yani gelecek sefere hastalandığım zaman da, EXP05/07 ilaçları yine bulup, “ahhh tam ihtiyacım olan şey” diyip, tekrar o çekmeceye geri koyacağım muhtemelen. Neden hazır elime geçmişken çöpe atmıyorum di mi? Hiç bilmiyorum.

Bu durum geçen hafta gittiğim seyahat yüzünden. Dışarısı 45 derece; arabaya binince arabanın içi a) gölgede bekleyen bir araba ise 18 derece ya da b) güneşte bekleyen bir araba ise 55 derece; ofis/otel vb kapalı mekanlar mutlaka en fazla 20 derece. Böyle bir dengesizlik içinde, aman yok layered giyin de gel falan, ne layerı, 18-55 arasına kaç layer sığar? dışarıdaki insanların hepsinin beyni pelte olmuş, içerdekilerin hepsinin beyni donmuş. Böyle pelteleşen ve sonra aniden şok etkisi ile donan, donan ve direkt sıvılaşan beyinler var her yerde. “Napıyosunuz” dedim “hani iş haricinde?” “Alışveriş merkezleri var” dediler...
- İş çıkışı napıyosunuz?
- Alışveriş merkezlerine gidiyoruz, yemek yiyip, alışveriş yapıyoruz.
Şahane.
- Haftasonu napıyosunuz?
- Alışveriş merkezlerine gidip, alışveriş yapıp, yemek yiyoruz.
Vaaay çok değişik.
Ben bilmediğim bir yere gidiyorsam, illa güzel yemek yiyim, o esnada ya da devamında güzel müzik olsun istiyorum – taş topaç kaya su vb doğal ya da müzemsi mekanlarda biriktirilmiş şeyler görmekten ziyade... Yenenler de, dinlenilenler de illa her zaman en sevdiğimiz şeyler olamaz tabii, gidilen yere göre insan esneyebilir – mühim olan, o esnada yapılabilecek en iyisini yaptığından emin olmak…
Hiç ses / müzik olmayan bir mekanda; Filipinli bir kızcağız (kafasında bandana gibi bir şey ile sanırsam hafiften korsan tadı yakalanmış bir kostüm içerisinde) balık servisi yaptı bize. Pek lezizdi de, anısı kalmadı. İlk gittiğim gün, birkaç saat iş-güç sonrası, yemeğe kadar arada biraz zaman vardı, o gün için bana evsahibesi olan İngiliz abla, beni alıp towers’a çıkarttı. Çok turistik. 120 katı 10 saniyede falan çıkan bir asansör (ve o asansörün içine seneler önce konulmuş ve orada unutulmuş bir elevator-boy) ile tepeye vardık. Daire şeklindeki katta dış çeperin yaklaşık 1 metrelik bir kısmı döner bir mekanizmaya sahip. Şimdi bunu başka bir ülkede olsa, pek teknolojik, pek şahane, pek şöyle pek böyle falan diye değerlendiririz kesin ama burada direkt “o kadar tembeller ki, 10 dakka yürümemek için katın etrafını döner yapmışlar” diyoruz. Sen durduğun yerde duruyorsun, hafif kokteyl tadında, o kısım yavaştan yavaştan dönüyor. Camlara da bildiğimiz ilkokul seviyesi stickerlarla o esnada görmemiz gereken yerlerin isimlerini yazmışlar. İşte bilmemne palace, bilmemne center falan.

Neyse yolda Dusklands’i okudum. 2 ayrı novella denebilir aslında. The Vietnam Project acaip ruh hastası idi (başarılı anlamında); diğeri Barbarians’ın draft versiyonu sayılabilir (nasıl baydı beni belli değil). Ama Coetzee’nin ilk kitabı olduğunu hatırlarsak, adamın sırasında gitsek, Dusklands’i de severek okurduk demek lazım.
Şimdi Boyhood okuyorum. Çok iyi. Çok mutluyum bu kitapla.
Pygmy geldi (–dün gece nerdeyse kendisine sarılıp uyicaktım) ama Boyhood bitmeden başlamak istemiyorum… Sevmediğim 5 kitabı aynı anda okuyabilirim ama sevdiğim 2 kitabı aynı anda okuyamam… (PS: Aslıhayvanı pls Pygmy’yi benden önce okuma)

18 Mayıs 2009 Pazartesi

Hello Africa!


Şu aralar Radyo Eksen’de her reklam arasında “NTV Bilim” en başta çıkıyor. Tüm NTV reklamlarını konuşan tok sesli şahsımız bize “Hepimiz Afrikalıyız! İnsan 60bin yıl önce başlayan yürüyüşte nereye vardı?” diye soruyor. “Bi yere varmadık anam” demek istiyorum ben, “fazla yürümedik de zaten biz. Afrikadan çıktık, hafif sağ sonra az topla sonra hafif sol yapıp, memlekete geldik, emmi usulü oturuşlar çömdük ağaç altına, hala ordayız.”

Bilim insanı değilim, ancak bu kadar anlıyorum bilimden. Hatta dergiyi aliyim dedim kendime ama sırf Afrikalıyız diye şimdi kendimi bilim konularına veremiycem. Geçen gece sevgili hayvana anlatmak istedim ama popüler bir mekanda, ses-gürültü-görsel kirlilik olmasın diye bahçe tarafında, masamızda bol bitki, böcek ile otururken bulup da okuyamadım, loştu biraz.
Elizabeth Costello’yu bitirdim.
Kendisinin sevdiğimiz saydığımız Elvis Costello ile en ufak bir kan bağı yok, zaten Elvis Costello da Elvis Presley’in adını, sonra da kendi büyükannesinin kızlık soyadını alıp (atıyor muyum şimdi? ama sanki öyleydi) bu “sahne ismini” yaratmış kendine, bi de Napoleon Dynamite var kendisinin bilinen ismi...
Amaan çok uzadı, neyse Elizabeth Costello, sevdiğimiz ağır abimiz J.M.Coetzee’nin kitabının ve de kitaptaki karakterin adı. Kendisi 60lı yaşlarda bir Avustralyalı yazar ve de kitabın her bölümünde biryerlerde bir konuşma yapıyor, o konuşmaların etkilerini hem okuyucu olarak biz böğrümüzde hissediyoruz, hem de Elizabeth teyze kendisi kendisini keşfediyor. Misal ben vejetaryan falan değilim ama Elizabeth kesimhaneleri anlatığında “bir daha yiyemiycem anasını satiim” dedirtiyor okuyana ama sonra kendi kendisi ile de yüzleşiyor, “iyi hadi yemedik kuzuları / danaları, deri çanta da kullanmadık ama abicim ayakkabıları napıcaz” diyor... O noktada biz de “oha! Hakkaten abicim” diyoruz. Olay sadece kürk giymem diye soyunmakla bitmiyor... Sıkıyosa deri de kullanma, deri mont falan demiyorum bak, deri ayakkabı çizme falan giyme.

Neyse gelelim bizim neden Afrikalı olduğumuza.
Çok net:
The alphabet, the idea of the alphabet did not grow up in Africa. The alphabet had to be brought in, first by Arabs, then again by Westerners. In Africa writing itself, to say nothing of novel-writing, is a recent affair.
A second remark: reading is not a typically African recreation. Music, yes; dancing, yes; eating, yes; talking yes – lots of talking. But reading, no, and particularly not reading fat novels. Reading has always struck us Africans as a strangely solitary business. It makes us uneasy. When we Africans visit great European cities like Paris and London, we notice how people on trains take books out of their bags or their pockets and retreat into solitary worlds. Each time the book comes out it is like a sign held up. Leave me alone, I am reading, says the sign. What I am reading is more interesting than you could possibly be.
Well, we are not like that in Africa. We do not like to cut ourselves off from other people and retreat into private worlds. Nor are we used to our neighbours retreating into private worlds. Africa is a continent where people share. Reading a book by yourself is not sharing. It is like eating alone or talking alone. It is not our way. We find it a bit crazy.

So, dr alban’dan tüm sevenleri için geliyor, haydi hep beraber: Hello Africa! Tell me how you’re doin’!
.
.

3 Mayıs 2009 Pazar

There is no hell as far as we know, apart from the one on Earth



Bu aralar bir sürü kitap okudum (ve 20 tane falan da kitap aldım) ama şimdi / biraz önce bitirdiğim kitap, uzun zamandır okuduğum en farklı kitap denebilir.
Documents Concerning Rubashov – The Gambler.
Kitap 1899’un son gecesinde, borç harç içinde ve kumar batağındaki iyi aile çocuğu Josef Rubashov’un sadece heyecan için şeytanla kumar oynaması ile başlıyor. Kumarda kaybederse ruhu şeytanın olacak ve de sonsuza dek yaşayacak. Kumarda kaybediyor tabii. Bu başlangıç birçok hikayenin başlangıcı olmuştur eminim ama bu noktadan sonra Rubashov 1900’lü yılların içindeki tüm vahşetlerde ve olası tüm kötülüklerde yer alıyor – bir çoğunda ölebilmek için gidiyor, bazılarında orada yaşarken mecburen durumun bir parçası oluyor. Kendisi gibi şeytana ruhunu satmış birkaç isim de etrafında oluyor uzun yıllar boyunca, bazen şeytan da yakınlarında oluyor – farklı karakterlere bürünerek… Çocuğunun yüksek ateşten hastayken, durumun menenjite dönmesi ve çocuğun özürlü olması ile başlayan kişisel felaketleri ailesinin yangında tamamen yok olması ile bitiyor. İçinde bulunduğu toplumsal felaketlerden en kötüsü ise bence (ki aslında hepsi çok kötü ama) Hessen’de bir bakım ünitesinin içindeki “washroom”un inşaatına yardım ediyor – fayansları döşemek üzere gelmesi gereken ekip, bir sebeple gelmeyince, Rubashov ve diğer birkaç kişi girişip washroom’u tamamlıyorlar – sonra burada insanlar yakıldığı zaman ancak, anlıyor neyin inşaatına yardım ettiğini. Bu dönemler hani 1940lar diye, biz şimdi yaşayanlara pek eski / şimdi olsa hayatta izin verilmezdi gibi geliyor ya; yıllar sonra Sırpların yaptıkları da Rubashov’un yaşadıkları arasında…
Kitap bütün bir yüzyılı yaşatırken, şu kıyamet günü ne zaman gelecek, bu insan denen iğrenç canlı ne zaman toptan yok olacak diye söylendim defalarca.
The imagination of human being knows no bounds when it comes to catching and killing, nor when it comes to escaping and getting away; for those are the conditions governing human life, those are the rules by which people have been playing the game for hundreds of thousands of years, and so they went on, never stopping.

Kitap böyle arada gülümseten, genelde “off be abicim” tatta okuturken kendisini ve “ölsün bu insanlık” dedirtirken, yazarını google görsellerde arıyoruz ve “herkes ölsün ama carl-johan yaşasın, artizim benim” demekten de kendimizi alıkoyamıyoruz… ’64 doğumlu olan ve de programımıza İsveçten katılan C-J, öl desin ölelim kategorimiz için adeta biçilmiş kaftan.
Carl-Johan Vallgren (born 1964) lives in Stockholm. His first book, a novel, was published in 1987. The novel Documents concerning the Gambler Rubashov, 1996, (Dokument rörande spelaren Rubashov) became something of a breakthrough with a larger audience. In 2002 The Horrific Sufferings of the Mind-Reading Monster Hercules Barefoot (Den vidunderliga kärlekens historia) received the August Prize for fiction (Best-novel-of-the-year-prize). This novel has sold over 300 000 copies in Sweden and rights have been sold to 20 countries. Carl-Johan Vallgren is also a successful musician and song-writer in a satirical chanson-tradition;he has recorded several cd:s. (http://www.bonniergroupagency.se/200/201.asp?id=704)

bi tom waits tadı?!?!

ve hatta bukowski?!?!?

.
.

22 Şubat 2009 Pazar

Barbarlar içimizde...

J.M.Coetzee Güney Afrika doğumlu bir yazar. Kitap 1980de, kendisi 40 yaşındayken basılmış, 2003de Nobel almış. Cape Town’da doğup büyüyen bu adamın bir dönem Londra’da IBM’de bilgisayar programcısı olarak çalışmış olması çok acaip geliyor insana.
Belki de kitap zamansız ve mekansız olduğu için, insan Coetzee’nin IBM’de falan çalışmış olmasını yadırgıyor (Marianne konserde “i could never be an office person” dediğinde, “tabi mantıklı” dememiz gibi; Coetzee’nin de savaş muhabiri falan olmuş olmasını bekliyor insan). Süper bir insan olduğu kesin - wiki’de ve başka birçok kaynakta kendisine dair personality & reputation kısmında şu yorumlar var:

He is known as reclusive and eschews publicity to such an extent that he did not collect either of his two Booker Prizes in person. Rian Malan wrote that Coetzee is "a man of almost monkish self-discipline and dedication. He does not drink, smoke or eat meat. He cycles vast distances to keep fit and spends at least an hour at his writing-desk each morning, seven days a week. A colleague who has worked with him for more than a decade claims to have seen him laugh just once. An acquaintance has attended several dinner parties where Coetzee has uttered not a single word."

Adamımız ilk kitabını 1974de yayınlamış – Dusklands; sonra In the Heart of the Country var ‘77de; ’80de kitabımızla (yayınlandığı yıl) James Tait Black Memorial Ödülünü kazanmış. Devamında da bir sürü ödül ve özellikle Güney Afrika’yı onurlandırması nedeniyle bir sürü takdir var. Maşallah.

Kitapta olayın geçtiği yere dair bir bilgi verilmemesinin sebebi olayın her yerde / her dönemde yaşanabilecek olması. İnsanların huzur içinde yaşadıkları bir uç beldeye, merkezden birileri gelirler ve barbarların ülke genelinde huzuru kaçıracağı varsayımdan yola çıkarak ortamın bırakınız huzurunu kaçırmayı, bokunu çıkarırlar. Bu uç beldenin yönetimindeki kişinin (magistrate) anlattığı hikayede, insanların nasıl aslında hayvan (ya da barbar) oldukları ve de aslında nasıl da içlerinde tüm hayvani dürtüleri taşıdıkları çok da rahatsız edici olabilecek görüntüler çizilerek anlatılıyor. İnsanlardan tiksindiğimiz kadar var dedirtiyor yani. Toplumda herkes olmasa da en azından bazıları, var olan düzeni ve içinde bulundukları refahı aynı kalsın isterken (magistrate başta olmak üzere, ya da ilerleyen sayfalardaki drug store owner gibi); ezici çoğunluk hem bilmediklerinden korkuyorlar / kendilerini uzak tutuyorlar, hem de zaman içinde kötüleşen düzene alışıp giderek kötü olanı normal, daha da kötü olanı kabul edilebilir buluyorlar. Yaşadıkları düzeni değiştiren, kaçan ve de umutsuzluğa kapılan insanların kaybettikleri, ama işin-hiç-değilse-iyi-tarafı kötülerin de sonunda kaybettikleri bir kitap. İyiler de pek bir şey kazanamıyorlar maalesef. Magistrate “pain is truth, all else is subject to doubt”, “I have not asked for more than a quiet life in quiet times” diyor olacakları henüz yaşamaya başlarken.
İlk “barbar” grubundan aldıkları esirleri işkence ile yavaş yavaş öldürürken merkezden gelenler, içlerinden bir kızı yarı kör ve oldukça sakat olarak bırakıyorlar. Refahın üst seviyelerde olduğu şehirde dilenmek yasak, bu barbarian kız ise sakat ve çalışabilecek durumda olmadığı için dileniyor. Magistrate ile kızın çok sancılı ilişkisi de ağır depresyon kaynağı. Magistrate diyor ki bir seferinde: I catch myself in a moment of astonishment that I could have loved someone from so remote a kingdom. All I want now is to live out my life in ease in a familiar world, to die in my own bed and be followed to the grave by old friends…
Merkezden gelenler geri dönerlerken ortada barbarlar falan yok – kitabın başından itibaren bildiğimiz gibi. Barbarların yaptığını sandıkları / sandırdıkları her şeyi kendileri yapan aptal adamlar donlarını zor toplayıp geldikleri yere geri giderlerken; magistrate bu geçen zamanı yazması / anlatması gerektiğini düşünüyor: “After which the barbarians will wipe their backsides on the town archieves. To the last we will have learned nothing. In all of us, deep down, there seems to be something granite and unteachable.”

Velhasıl içinizi acıtan ve de sıcak evinizde, kahveniz yanınızda, huzurunuz tavana vurmuşken, oturduğunuz yerde sizi rahatsız eden kitaplardan. Pek şahaneydi.



"Barbarian" is a pejorative term for an uncivilized person, either in a general reference to a member of a nation or ethnos, typically a tribal society as seen by an urban civilization either viewed as inferior, or admired as a noble savage. In idiomatic or figurative usage, a "barbarian" may also be an individual reference to a brutal, cruel, warlike, insensitive person. – wikipedia
http://www.english.emory.edu/Bahri/Coetzee.html
http://en.wikipedia.org/wiki/J._M._Coetzee
http://nobelprize.org/nobel_prizes/literature/laureates/2003/coetzee-bio.html

.

.

4 Şubat 2009 Çarşamba

Mario beni üzme nolur...

Mario Levi’yi ilk kez 92de okumuşum; Madam Floridis Dönmeyebilir ve En Güzel Aşk Hikayemiz.
Madam Floridis Dönmeyebilir’i 14 Ekim 1992’de Şişli’den almışım (şişli’de ne kitapçısı vardı şimdi hiç hatırlamıyorum?). Kitap Aralık 1990 basımı, muhtemelen ilk baskısı… Herhalde ona aşık olunca, hemen gidip En Güzel Aşk Hikayemiz’i almışım, onun içinde de 28 Kasım 1992 Şişli yazıyor (şişli konusu çok acaip)… O, Haziran 92 basımı.
Sonra 31 Ocak 1995’de Bir Şehre Gidememek’i almışım (nerden aldığım belli değil, şişli olmadığı kesin!)…
Aradan zamaaaan geçtikten sonra 99'da ML İstanbul Bir Masaldı’yı bizlere sunduğunda, kitabı depresif bir ruh hali içinde okuduğumu çok iyi hatırlıyorum, boşanma öncesi daha ayrı da yaşamadığımız (dragos'ta acaip güzel ve acaip sıkıcı bir evde evli-barklı yaşarken) ve her şeylerden sıkıldığım bi o kitaptan sıkılmadığım zamanlardı, kitabın altı çizili tüm satırları ağır depresyon işareti… İstanbul Bir Masaldı bütün okuduğum kitaplar arasında top 20ye rahat girer, hatta zorlasam 10a bile sokarım belki, bilemedim şimdi.
ML’nin İBM hariç diğer üç kitabını zaman içinde defa defa okudum, özellikle çok seyahat ettiğim 98-99 yıllarında kazakistan’a gürcistan'a falan giderken her gidişte birini, her dönüşte diğerini tekrar okuduğumu biliyorum.
Sonra ML çok uzun bir ara verip, Mart 2005’de Lunapark Kapandı’yı yayınladı. Kitabı raflarda görmeden, Radikal Kitap’ta okudum. Çok iyi hatırlıyorum, eve gelmiştim, o günün gazetesini açtım, arasından kitap eki çıktı, önce ona baktım, ML’nin yeni kitabı cümlesini okuyunca, arabaya atlayıp Nautilus’a gittim (saat 21:30 falandı), koşarak Megavizyon’a çıktım, kitabı alıp, eve döndüm (ece, sana sms atmış olmalıyım; o gece birkaç ML tutkununa sms atıp, allaaam ne heyecanlıyım demiştim). Sonra Lunapark Kapandı beni mahvetti. ML’den hiç beklemeyeceğim kadar zavallı bir kitaptı, kitabı kaçıncı sayfada bıraktım şimdi bilemiyorum tabii ama yattığı bir kadın vardı, kürtajdan çıktılar, kadına “baklava ister misin?” gibi salak bir soru sordu gibi bişeyler kalmış aklımda. O esnada kitabı salonun bir köşesine attığımı hatırlıyorum; sonra bir şans daha verdim, onda da kadınla tatile gidip, arabayı yol kenarına çekip, kamyonlar geçerken kadınla nasıl seviştiğini falan anlatıyordu. Kitabı bu sefer tamamen kapattım. ML andropoza girmiş olabilirdi ama bana ne sakallı, keli çıkalı yıllar olmuş, muhtemelen bilmemnesinin kılı ağarmış adamın seks hikayelerinden, seks hikayeleri okuyacaksak hiç değilse abicim ne biçim de yatmışlardır falan dedirtecek bir adamın yazdıklarını okumak ister insan. Neyse uzun lafın kısası, ortasında eeehhh diyip attığım az kitap vardır, Lunapark Kapandı onlardandı.
Bu akşam yemeğe gitmeden biraz vaktim vardı, Remzi’de Karanlık Çökerken Neredeydiniz’i gördüm. Tabii ki aldım. Şimdi okumakta olduğum diğer kitapları bırakıp, bir heves, sanki ardımızda hiç de fena (ML terminolojisi ile “kekremsi”) bi ayrılık bırakmamışız gibi, kendisine adayacağım kendimi. Bu sefer artık andropozdan falan çıkmış olduğunu umuyorum.
Ve Mario Levi’nin Madam Floridis Dönmeyebilir’de yazdığı, altı 92’lerden çizili şu cümledeki gibi: Aldanmalara güvenmek beni hala, çok tuhaf bir biçimde mutlandırıyor.

31 Ocak 2009 Cumartesi

Life is a flow…

Geçen akşam the curious case of Benjamin Button’u seyrettim. Çok havalıydı. This copy is for jury award viewing only yazıyordu arada. Film biliyorsunuzdur f scott fitzgerald’ın fantastik hikayesinin üzerine kurulmuş (tells the story of Benjamin Button, a man who starts aging backwards with bizarre consequences). Tam akademinin seveceği geyiklikler filmde dizboyu: rengarenk gökyüzüne karşı, ıssız sahilde tahta iskelede oturan benjaminle babası – yıllar sonra aynı iskelede bazı tahtalar çürümüş ama tahta koltuklar hiçç zarar görmemişken ve de gökyüzü aynı kızıl mavi iken (hiçç şehirleşme de olmamış bittabi) benjaminim buttonum bu sefer sevdiği kadın daisy ile oturmaz mı aynı iskelede? Oturur tabi. Filmi Forrest Gump’a benzetenler çok ama bence azıcık The English Patient tadı da var. The English Patient’ta içimizi çeken, "tamam abicim seviyosunuz birbirinizi, biz buradan anladık, serbest bırakın allah için!" dedirten sahneler burda da var. Ve fakat bu akademi denen zat-ı alileri Gangs of New York’u 10 dalda Oscar’a aday iken hiç heykelsiz uğurlayan adilerdir – değiller midir? Neyse sanırım tccofbb bu sene Oscar’ı alır – korkarım. Filmin bence enn fena tarafı tabii ki brad pitt. Kendisi gerçekten çok fena. Yaşlı olması lazım gelirken tam yaşlandıramamışlar, gençken de brad her daim güzel yalanına inanıp tam gençleştirememişler; bi de beyaz t-shirt & jean ile motosiklet üzerinde derin bakışları var ki, offf çekilir şey değil. Ancaaak cate blanchett nedir? İnsan mıdır? O insansa, biz neyiz? Böyle bir kadın olabilir mi? Bence kendisi uzaylı. Şahane bir kadın. Hem de her yaşında – gençken de, yaşlıyken de. Filmde beni çok fena hasta eden diğer birşey, hummingbird bağlantısı idi – seyredince "evet çok geyikti" dersiniz diye umuyorum… ama neyse cate / daisy için seyredilir çok net.

Ve sonunda Letting Go’yu bitirdim. Gabe Wallace diye bir adamın hayatının birkaç senelik döneminde olan biteni anlatıyordu, annesinin ölümü ile başlayıp babasının tekrar evlenmesi, o arada kendisinin libby’ye (ki paul’un karısı) hafiften aşık olması ve libby’nin ruh hastası ve nörotik bir tip olması nedeni ile libby-paul ilişkisi falan. Bütün bu sıradan gözüken olayların arkasında / içinde katolik vs musevi aileler, evliliğin gereksizliğine dair göstergeler, hayatımıza giren bir şahane kadın ve onun ölen küçük çocuğu ile yarattığı sarsıntılar da vardı. Çok gerçek bir kitaptı. Philip Roth 33 doğumlu Amerikalı bir yazar (güzel kitaplar yazan adamların hiç ölmemelerini diliyorum) birkaç kez national book award, Faulkner award, hatta Pulitzer almış; hatta ve hatta The NY Times 2006 Book Review’a göre son 25 yılın amerikadaki en iyi yazarı…
Life makes you stop and think, that’s the thing. Life changes on a man, and then he’s got to have a little something in reserve. I feel a little ashamed about what I didn’t have in reserve. de bu kitabın hafiften özeti / nasihatı olsun. Geçen Cuma kara bir cumaydı bizim ofiste, çok sevdiğimiz bazı insanların bizden ayrılmaları gerekti, çok sevdiğimiz başka bazı insanların iş tanımları değişti / gradeleri düştü. Kriz sadece amerikada değil, kriz global biliyoruz zaten ama sanırım tam içimizde yaşamadıkça tam olarak anlamıyoruz. İlla en yakında olması gerekiyor yaşananları idrak edebilmemiz için… geçer mi etkisi bilmiyorum. Bugün geçmedi en azından. Konuştuğum kimsede de geçmemişti. Kimse dün gece uyumamış, bugün herkes salonda köşe yastığı gibi bırakıldığı yerde kalmıştı… bana dokunmayan yılan diyenler de olmuştur mutlaka, ben sadece kendim gibilerle konuştum…
Bir de bugün 1 seneden fazla zamandır “küs” olduğum eskiden çok yakın bir arkadaşımdan bir e-mail geldi. "Sms’ime cevap vermedin, bu kadar mı kötülük yaptım sana, ben de seni linked-in’den sildim" ve benzeri birşeyler yazmış. Ne acaip. Sms’i almamıştım ama linked-in’in aramızda bir link olduğunu da fark etmemiştim. Kendisi ile küsme nedenimiz de facebook’tu. Bir mail yazdım, almadım sms’ini diye… (Pek şikayetçi değilim ben bu iletişimin sadece yazılı / görsel olduğu dünyadan, konuşmak bana daha zor geliyor. Ama bazen de yazarken insanlar birbirlerini anlamıyorlar ya da işte erişemiyorlar böyle.) Neyse bir mail yazdım, neyken neydi ne düşündümdü diye… Sonra (biraz önce) cevap geldi. İnsan araya zaman & mesafe girince, tekrar kaynaşamazmış gibi hissediyor. Hayatın normal akışı içinde uzaklaşıldığında öyle değil de, bir sebep olup da ayrılıklar girince sanırım tekrar kaynaşmak zorlaşıyor. İnsanların ne olup da bir araya geldiklerini, ne olup da birbirlerinden vazgeçtiklerini tam anlayamıyorum. Sanırım biraraya gelmenin daha da zor olduğunu düşündüğümden bu anlayamama durumu, yoksa ayrılıklar / anlaşamamalar / falling out of love’lar sanki daha hayata dair / daha gerçekler… başını anlasam belki tüm loop’u da anlarım birgün… libby’nin de dediği gibi: i’m interested in the flow, i’ll take the shape the world gives me, fuck the rest.

A plausible finish

there ought to be a place to go
when you can’t sleep
or you’re tired of getting drunk
and the glass doesn’t work anymore,
and I don’t mean to go
to hash or cocaine,
i mean a place to go to besides
the death that’s waiting
or to a love that doesn’t work
anymore.

there ought to be a place to go
when you can’t sleep
besides to a tv set or to a movie
or to buy a newspaper
or to read a novel.

it’s not having that place to go to
that creates the people now in madhouses
and the suicides.

i suppose what most people do
when there isn’t any place to go
is to go to some place or to something
that hardly satisfies them,
and this ritual tends to sandpaper them
down to where they can somehow continue even
without hope.

those faces you see everyday on the streets
were not created
entirely without
hope: be kind to them:
like you
they have not
escaped.

14 Aralık 2008 Pazar

Yoksa Mace Bergen’in kocası mı?

Sanat eğitimi almış, koleksiyoner ve de aynı zamanda önemli bir hukuk adamı, birgün Metropolitan’a girer ve Picasso’nun Universal Woman tablosunu “asit” ile mahvederse?!

Kitap biraz adamımızın kafasından geçenler, biraz etrafındaki insanların hakkaten yaşadıkları / söyledikleri, biraz olaya duhul eden sanat polisi (Art Squad, memleketimde de var mıdır?!), savcısı / savunma avukatı vs, onların akıllarından geçenler ve de tv’de / sokaklarda yaşananlardan oluşuyor. Adamımız rüyamda şunu gördüm, sonra aklımdan bunlar geçti falan derken italik harflerle konuşuyor – biraz ezik olmuş. Ama herkes anlasın diye yapmış Everett bunu, o yüzden iyimser ruh halimizi koruyor ve kendisine “peki, hadi öyle olsun” diyoruz.

Akıl ve ruh sağlığı gayet yerinde iken, kendi de tam neden bilemeden, Met’e girip bu işi yapıyor ve de anında yakalanıp, suite tadında ve adında (rothko suite) bir hapisane odasına transport ediliyor. Bu kısmı olasılıklar dahilinde; hatta utanmayıp “neden hiç kimse böyle birşey yapmadı acep şimdiye kadar?” diye de düşündürüyor insanı bi nebze.

Devamında savunma avukatı –ki hot bir colombian-spanish kırması abla görüntüsü çiziliyor gözümüzün önünde, olayı hırsla çözmek isterken (adamımız konu ile ilgili konuşmaya pek ihtiyaç duymuyor çünkü dediğim gibi, kendi de zaten “neden?” sorusuna tam bir cevap veremiyor), işte savcı da olayı kendi kariyeri için acaip önemli gördüğünden (vali mi ne bişey olmak istiyor), kitabımız arada Grisham tadını yakalayacak gibi olsa da, kısa ve akışkan olduğundan, kendini bitirttiriyor.

Asıl bence kitabı acaip (önemli anlamında) kılan, insanların verdiği tepkiler. İşte burası çok gerçek ve yine çok ürkütücü tabi. Önce Mace’in (evet asıl adam Mace) yaptıklarına tepki gösteren ve “beni Picasso’dan ettin” diyenler çoğunlukta iken, giderek adamı putlaştıran ve de “çıkınca benimle evlen, alaska’dayım ve de böyle gözüküyorum” diye fotoğraflı mektup yollayanlar artıyor. Halk galeyana gelip, müzelerdeki / sanat galerilerindeki eserleri vandelize ediveriyor, “art creates money – art is selfish – truth may hate art” pankatları açılıyor çeşitli gösterilerde; tv’ler sadece bu olaya kitlenip açık oturumlar, mace çocukken de mi böyleydi konulu programlar vs yapıyorlar, hatta bir parfüm reklamı sanat galerisinde bir resmi sprey boyayla mahveden bir kadının bir adam tarafından hayvani arzulanmasını plot/script olarak seçip, reklam filmi yapıyor (“racy” intones a sexy female voice – sometimes you have to be very naughty in order to be very nice) ve de en sonunda Met ve Whitney Museum of Art ve Guggenheim kapılarını kapatıyorlar.
Şu prg mesela acaip tüyler ürpertici değil mi?
On Fifth Avenue between Eighty-First and Eighty-Fourth streets, a sunny spring day finds the pyramid of steps leading up to the main entrance of the Met deserted. There are no colorful banners announcing special exhibitions fluttering in the wind. The Metropolitan Museum of Art looms large, cold, and alone, like a distant mausoleum.

Yine bi küçük chuck tadı yakalamış ve de “vay bee hakkatennn olsa ne acaip olur” dünyasında gezinmiş olaraktan, tüh akşam olmuş, haftasonu bitmiş...

11 Aralık 2008 Perşembe

The Story inside the Story

When she was old, too, grey-haired, she went to the photographer’s, alone, and had her photograph taken in her best dark red dress and her two bits of jewellery, the locket and the gold and jade brooch, a little round of jade sheathed in gold. In her photo her hair’s done nicely, her clothes just so, butter wouldn’t melt in her mouth.
The better-off natives used to go to the photographer’s too, just once in their lives, when they saw death was near. Their photos were large, all the same size, hung in handsome gilt frames near the altars to their ancestors. All these photographs of different people, and I’ve seen many of them, give practically identical results, the resemblance was stunning. It wasn’t just because all old people look alike, but because the portraits themselves were invariably touched up in such a way that any facial pecularities, if there were any left, were minimized. All the faces were prepared in the same way to confront eternity, all toned down, all uniformly rejuvenated. (...) And they all wore an expression I’d still recognize anywhere.

My mother’s expression in the photograph with the red dress was the same. Noble, some would say. Others would call it withdrawn.

Bilelim Öğrenelim. Öğrenelim Şaşalım.

Duras, based the book on her own life and was 70, an old woman, when she wrote it. It went on to win the Prix Goncourt, France’s most famous literary prize, sold over 3 million copies in France alone.
Marguerite Donnadieu was born on April 14, 1914 in Gia Dinh, a town in the south of French Indochina, now Vietnam, north of Saigon. At age 15, she met Lee, a rich young Chinese man – the Lover. In 1984, when her most successful book established her fame; she was seperated from her second husband, alcoholic, and living with a much younger man.
Throughout her life, Duras stuck to her guns, which made her difficult to live and work with. She herself said, “I’m not sure I could put up with Duras.”
She died in Paris in 1996 and is buried along with Jean-Paul Sartre, Simone de Beauvoir, Eugene Ionesco and Guy de Maupassant, in the Cimetière de Montparnasse.

27 Ağustos 2008 Çarşamba


Cannes'de Madame Barriere.
Her sabah 10:00'da Majestic Barriere'in bahçesine iner.
Başında geniş kenarlı bir şapka - kıyafetine uygun... Gözünde gözlükleri. Dudağında kırmızı ruju. Parmaklarında yüzükleri...
Kahvaltısı bir kase muslie ve bol kahkahadan oluşur.

Kahvaltı sonunda, çantasından çıkarttığı purosunu yakar - en az 80 yaşında olmasına rağmen..
Ve bunu yazan, tek birşey düşünür: "kötü kızlar puro içsin, iyi kızlar süt"...


Yanında dinlenesi: "Her" (Tindersticks)
Okuyordum: "Moderato Cantabile" (Marguerite Duras)