öl desin ölelim mi? etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
öl desin ölelim mi? etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

25 Ekim 2009 Pazar

"i just found this world a hard place to be good in"

.

.
penny charade
libby

"have you any idea how much i despise you?" spits mrs pennington...
"auden said it all: 'we must love one another or die.'" says mrs brooks...
and bunny junior feels he has become immune to this crazy grown-up world...
.

27 Temmuz 2009 Pazartesi

Dark (K)Night of the Soul

.


Lynch deyince akan sular bulanır!


Yönettikleri mi, yazdıkları mı, oynadıkları mı falan derken; olay döner dolaşır Twin Peaks’te kitlenir. Hala unutamadık Twin Peaks’i ya da işte Blue Velvet’ı, Wild at Heart’ı, Lost Highway’i, Mullholand Drive’ı. Laura Dern’den bayılacak gibi olsak da... Inland Empire’da ben bile "hocam ama bunu 90 hadi bilemedin 120 dakikada toparlaman lazımdı, yazık izleyiciye" dedim ama olsun.

Lynch sevince, sevilir; ne yapsa bir yanından beğenilir; Lynch’i sevemeyen de hiç sevemez, "o cüce neden orda öyle bir anda belirdi", "peki ama o kadın şimdi neden acaip davranıyor" falan der durur.
Oysa Lynch’e kendini teslim edince, rahatlar bünye...

IMDB’nin asla beğenemediği (şimdi tekrar baktım, 3.9’a düşmüş puanı, yuh! emeğe saygısızlık en başta) Boxing Helena ise, David’in kızının bize armağınıdır, ilk izlediğimde bana “alllaaaahhhh” dedirten şahanelerdendir; beğenmesinler, Boxing olsun, benim olsun....

Şimdi twit’te David, Dark Night of the Soul’u bayilerde ısrarla arayınız diye uyardı biz cemaatini. Şöyle şahane bir
link var.
Gidip bakarsanız, albümün ilk dinleyicilerinden olma şansınız var.
.
David, öl desin ölelim – çok net.
.

24 Haziran 2009 Çarşamba

22 Haziran 2009 Pazartesi

6 Haziran 2009 Cumartesi

Nicholas Edward!

Headcleaner en sevdiğim kitaplar listesinde ilk 5’te falan rahat yer alan And the Ass Saw the Angel’ı yazmış. Üstüne de bu sayfayı okuyan herkeşlerin en bi sevdiği, adamımız Nick konusunda bir sürü şey.
Yazıyı okuyunca geçen gece, hemen kitabımı başucuma aldım. Altı çiziktirilmiş satırları / işaretlenmiş tüm sayfaları falan bir çırpıda tekrar okudum. Sonra “özlemişim adamı” dedim, gittim bütün cd’lerini ayıkladım, kapağı-var!-içi-nerdelerin? içlerini buldum, iç-burda!-kapağı-nerdelerin? kapaklarını buldum... salak gibi tarih sırasına da dizdim.. O arada bayağı bir zaman önce almış ve hiç dinlememiş olduğum “maximum nick cave” (unauthorized biography) de çıkmasın mı saklandığı köşeden?! Oha dedim kendime (tamamen unuttuğum için kendisini). Hemen dinledim.
3 gündür falan arabada, evde, ofiste eski albümlerini dinliyorum. Let Love In’i arabada, Henry’s Dream’i ofiste, Your Funeral My Trial’ı evde. Sonra Murder Ballads’ı arabada, No More Shall we Part’ı evde falan... The Boatman’s Call’ı sevmem ama onu bile bi kere döndürdüm.
Bu gece Kicking Against the Pricks acaip iyi geldi. Çok uzun zaman olmuş bu albümü dinlemeyeli. Muddy Water ile başladığında zaten insan inceden ayarlanıyor, sonra zart zurt iniş çıkış falan derken Hey Joe ile tekrar ruhumuz sarsılıyor. The Singer’da “yavrum bu ne ses” diyoruz, o bize “suddenly i realize nobody knows me, there is no place i belong” diyor ama satıraralarında bildiğimiz “umrumda değilsiniz” tadında... salak black betty, ağlak running scared, şaşkın all tomorrows parties, dingin sakin by the time i get to phoenix, yorgun ve delirmiş the hammer song... ve hadi bakalım something’s gotten hold of my heart. Bir cigar yaktırıyor daha başladığı anda. Çok anısı var something’s gotten hold of my heart’ın. Daha bir gençliğimiz diye mi niyeyse, direkt yıllaaarrr öncesine gidiyorum. Nick’i falan unutuyorum ama haince ve şarkının patladığı (marc almond’la) 88-89lara gidiyorum. Güzeldik abicim o yıllarda. Salak aşklar falan yaşardık (gerçi salak aşkları sadece o yıllarda yaşamadık, öncesinde misal 85lerde falan ben en salak ve ennn büyük aşkın pençesinde perişan bir insandım, o ayrı), akşamları okuldan dönünce (cep telefonu, internet, höö?) evin telefonu çalar, aman da muhabbet edilirdi... hımm şimdi farkediyorum ki, o zamanlar telefonla konuşan sosyal bir insandım ben; çok konuştum da mı böyle oldum acaba? Neyse işte sabah okula beraber falan gidilirdi, çıkışta beraber yemek yenirdi. Çok geyik ama çok şahane günlermiş.
20 sene geçmiş üstünden.
Sanırım Grinderman falan dinlemek ve gerçek hayata geri dönmek lazım... ama önce bi what a wonderful world dinliycem nick’im cave’imden. Bir gece, ece’yle bir yerden dönüyorduk (nerden?), tam da 1.köprünün üzerindeydik. B sides & Rarities volume II’yi koymuştum da, ılık ılık rüzgarlar esmişti, bir huzur yayılmıştı bünyelere... O huzur gelsin nick’den bana, benden de size!

21 Mayıs 2009 Perşembe

3 Mayıs 2009 Pazar

There is no hell as far as we know, apart from the one on Earth



Bu aralar bir sürü kitap okudum (ve 20 tane falan da kitap aldım) ama şimdi / biraz önce bitirdiğim kitap, uzun zamandır okuduğum en farklı kitap denebilir.
Documents Concerning Rubashov – The Gambler.
Kitap 1899’un son gecesinde, borç harç içinde ve kumar batağındaki iyi aile çocuğu Josef Rubashov’un sadece heyecan için şeytanla kumar oynaması ile başlıyor. Kumarda kaybederse ruhu şeytanın olacak ve de sonsuza dek yaşayacak. Kumarda kaybediyor tabii. Bu başlangıç birçok hikayenin başlangıcı olmuştur eminim ama bu noktadan sonra Rubashov 1900’lü yılların içindeki tüm vahşetlerde ve olası tüm kötülüklerde yer alıyor – bir çoğunda ölebilmek için gidiyor, bazılarında orada yaşarken mecburen durumun bir parçası oluyor. Kendisi gibi şeytana ruhunu satmış birkaç isim de etrafında oluyor uzun yıllar boyunca, bazen şeytan da yakınlarında oluyor – farklı karakterlere bürünerek… Çocuğunun yüksek ateşten hastayken, durumun menenjite dönmesi ve çocuğun özürlü olması ile başlayan kişisel felaketleri ailesinin yangında tamamen yok olması ile bitiyor. İçinde bulunduğu toplumsal felaketlerden en kötüsü ise bence (ki aslında hepsi çok kötü ama) Hessen’de bir bakım ünitesinin içindeki “washroom”un inşaatına yardım ediyor – fayansları döşemek üzere gelmesi gereken ekip, bir sebeple gelmeyince, Rubashov ve diğer birkaç kişi girişip washroom’u tamamlıyorlar – sonra burada insanlar yakıldığı zaman ancak, anlıyor neyin inşaatına yardım ettiğini. Bu dönemler hani 1940lar diye, biz şimdi yaşayanlara pek eski / şimdi olsa hayatta izin verilmezdi gibi geliyor ya; yıllar sonra Sırpların yaptıkları da Rubashov’un yaşadıkları arasında…
Kitap bütün bir yüzyılı yaşatırken, şu kıyamet günü ne zaman gelecek, bu insan denen iğrenç canlı ne zaman toptan yok olacak diye söylendim defalarca.
The imagination of human being knows no bounds when it comes to catching and killing, nor when it comes to escaping and getting away; for those are the conditions governing human life, those are the rules by which people have been playing the game for hundreds of thousands of years, and so they went on, never stopping.

Kitap böyle arada gülümseten, genelde “off be abicim” tatta okuturken kendisini ve “ölsün bu insanlık” dedirtirken, yazarını google görsellerde arıyoruz ve “herkes ölsün ama carl-johan yaşasın, artizim benim” demekten de kendimizi alıkoyamıyoruz… ’64 doğumlu olan ve de programımıza İsveçten katılan C-J, öl desin ölelim kategorimiz için adeta biçilmiş kaftan.
Carl-Johan Vallgren (born 1964) lives in Stockholm. His first book, a novel, was published in 1987. The novel Documents concerning the Gambler Rubashov, 1996, (Dokument rörande spelaren Rubashov) became something of a breakthrough with a larger audience. In 2002 The Horrific Sufferings of the Mind-Reading Monster Hercules Barefoot (Den vidunderliga kärlekens historia) received the August Prize for fiction (Best-novel-of-the-year-prize). This novel has sold over 300 000 copies in Sweden and rights have been sold to 20 countries. Carl-Johan Vallgren is also a successful musician and song-writer in a satirical chanson-tradition;he has recorded several cd:s. (http://www.bonniergroupagency.se/200/201.asp?id=704)

bi tom waits tadı?!?!

ve hatta bukowski?!?!?

.
.

6 Mart 2009 Cuma

Without hope, life is not worth living… ama hocam yine de… olmuş mu?

Acılar içindeyim....
O ne ses.
O nasıl bir saç.
O nasıl kırıtık, narin hareketler.
İnsan içinden “hayatımın adamı yoksa in the closet gay mi” diyor – ister istemez. Düne kadar teenage tadında “robin wright da güzel kadın, adamımıza yakışıyor ama yine de ah yine de vah…” derken, şimdi “ohh çok şükür, dibine kadar maşallah, robin iyi ki var” diyecek hale geldik…
Tam in the closet mi derken, jack öldüğünde (spoiler oldu ama kusura bakmayın, bence çok mühim bir karakter değil zaten), o nasıl gerçekmiş gibi ağlamak, dudakları çenesi titreyerek – diyoruz ki işte bu adam bu yüzden oscarlar üstü bir adam (hatırlayalım mystic river’da haberi aldığında kendisinden geçişini ve ortalığı dağıtırken “is that my daughter in there?” diye ağlayışını)
Filmi belgesel tadında seyretmemiz ve de yanında bir şişeye yakın kırmızı şarap içmemiz şarttır (boğazkere olması tercih edilir) çünkü filmimiz kesinlikle patlamış mısır atıştıraraktan sinema koltuklarında seyredilecek bir film değildir, şarap bile yersiz kaçmaktadır - votka olur, viski olur bu filme, evde, dvd olmak kaydı ile…
Şuursuzca buharla haşlanmış sebze ve bir kadeh şarap olarak başlayan menüye, filmin ilk sahnelerindeki uzun saçlı harvey’nin sürekli öpüşme hali bittiğinde bile, şaraba ara vermek mümkün olmayacağından evde cigar olsun, cips olsun şaraba eşlik edecek şeyler bulmak (bulundurmuş olmak) ve içerek devam etmek gerekmektedir.
Bir de Dan White karakterinden tiksinelim, manyak şey, çekil...

Just past the Golden Gate Bridge,
amidst a shower of grape Kool-Aid,
Doonesbury cartoons and bubble bath,
Harvey’s closest friends scattered his ashes out at sea.
Bu da güzelmiş, küllerin böyle serpilmesi yani.
...
...
...
Biz yine de sean’umuz penn’imizi maskülen karakterlerde izlemekten zevk alan bir neslin fertleri olaraktan, kendisine gelecekte bol bol matthew poncelet’ler diliyoruz.

13 Şubat 2009 Cuma

the great song of indifference




I don't mind if you go
I don't mind if you take it slow
I don't mind if you say yes or no
I don't mind at all
I don't care if you live or die
Couldn't care less if you laugh or cry
I don't mind if you crash or fly
I don't mind at all

I don't mind if you come or go
I don't mind if you say no
Couldn't care less baby let it flow
'Cause I don't care at all

I don't care if you sink or swim
Lock me out or let me in
Where I'm going or where I've been
I don't mind at all

I don't mind if the government falls
Implements more futile laws
I don't care if the nation stalls
And I don't care at all

I don't care if they tear down trees
I don't feel the hotter breeze
Sink in dust in dying seas
And I don't care at all

I don't mind if culture crumbles
I don't mind if religion stumbles
I can't hear the speakers mumble
And I don't mind at all

I don't care if the Third World fries
It's hotter there I'm not surprised
Baby I can watch whole nations die
And I don't care at all


I don't mind about people's fears
Authority no longer hears
Send a social engineer
And I don't mind at all



12 Şubat 2009 Perşembe

hang fire

In the sweet old country where I come from
Nobody ever works
nothing gets done
We hang fire
You know marrying money is a full time job
I don't need the aggravation
I'm a lazy slob
I hang fire
Hang fire, put it on the wire
We've got nothing to eat
We got nowhere to work
Nothing to drink
We just lost our shirts
I'm on the dole
We ain't for hire
Say what the hell
Say what the hell, hang fire
Hang fire put it on the wire
here's ten thousand dollars go have some fun
Put it all on at a hundred to one
Hang fire, hang fire, put it on the wire

5 Şubat 2009 Perşembe

red right hand


Take a little walk to the edge of town
Go across the tracks
Where the viaduct looms,
like a bird of doom
As it shifts and cracks
Where secrets lie
in the border fires,
in the humming wires
Hey man, you know
you're never coming back
Past the square, past the bridge,
past the mills, past the stacks
On a gathering storm comes
a tall handsome man
In a dusty black coat with a red right hand

He'll wrap you in his arms,
tell you that you've been a good boy
He'll rekindle all the dreams
it took you a lifetime to destroy
He'll reach deep into the hole,
heal your shrinking soul
But there won't be a single thing
That you can do.
He's a god, he's a man,
he's a ghost, he's a guru
They're whispering his name
through this disappearing land
But hidden in his coat is a red right hand

You ain't got no money?
He'll get you some
You ain't got no car?
He'll get you one
You ain't have no self-respect,
you feel like an insect
Well don't you worry buddy,
cause here he comes
Through the ghettos and the barrio
and the bowery and the slum
A shadow is cast wherever he stands
Stacks of green paper in his red right hand

You'll see him in your nightmares,
you'll see him in your dreams
He'll appear out of nowhere but
he ain't what he seems
You'll see him in your head,
on the TV screen
And hey buddy, I'm warning you
to turn it off
He's a ghost, he's a god,
he's a man, he's a guru
You're one microscopic cog
in his catastrophic plan
Designed and directed by his red right hand

27 Kasım 2008 Perşembe

Nam-ı Diğer: Melankoli...

Bu adam kaç yıldır hayatımda? Bilmiyorum.
Blue Valentines’ı ilk kez kaç yaşındayken dinlemiş olabilirim?
Hiç hatırlamıyorum.
Bilemeyeceğim, hatırlayamayacağım kadar zamandır hayatımda.

(Kramer'a ilham verdiğini düşündüğüm) bir küme kıvırcık bukleli kafasından çıkan sözlerle:
With charcoal eyes and Monroe hips, she went and took that California trip. Well, the moon was gold, her hair like wind. She said, don’t look back.
Well, he gave her a dimestore watch and a ring made from a spoon. Everyone is looking for someone to blame but you share my bed, you share my name.
Yüzündeki ifade ile: ders veren... hiç de umrumda değilsiniz aslında diyen... bazen ağzınızı burnunuzu kırarım, adam olun dinleyin diyen… ve en çok da dalga geçen…
Çıkardığı ve içinde yer aldığı tüm “tütsülü” “derin” “karanlık” seslerle…
İlk cd’yi ne zaman / nerden aldığımı da hatırlamıyorum ama real gone’ı notting hill’deki ikinci el cd’ler satan dükkanlardan birinde aldığım günü çok iyi hatırlıyorum. Metrodan inip Queensway’e doğru yürüyünce, soldaki şık ama soğuk (belki de şık olduğu için mi soğuk?) Sbux’u geçince, 1-2 dükkan sonra yine solda Music & Video Exchange’de saatler geçirdiğim ve kendimi çok mutlu hissettiğim o gün. Yağmurlu, gri ama her daim güzel Londra’da.

En şaşırtan / keyiflendiren sürpriz ise, Dilek’in ikinci (ve bu sefer mutlu olduğu) evliliğinde, gelinle-damadın havuz kenarındaki düğüne tepelerden bir yerlerden inerken, teşrif parçaları olaraktan Russian Dance’i çaldırmaları… Yol uzun, gelinlik / kuyruk / topuk falan yürümek zor ama Russian Dance’in cızırtılı kaydı arada pause eder ya, Dilek tam o pause'da gelmiş karışmıştı davetlilerin arasına, gözünde pırıl pırıl bir güneşle.

Bir de karanlık beynimin derinliklerinde, ölünce arkamdan şunu çalsınlar vardır:
Watch Her Disappear
(Last night I dreamed that I was dreaming of you and from a window across the lawn I watched you undress, wearing a sunset of purple tightly woven around your hair that rose in strangled ebony curls, moving in a yellow bedroom light the air is wet with sound. The faraway yelping of a wounded dog and the ground is drinking a slow faucet leak. Your house is so soft and fading as it soaks the black summer heat, a light goes on and a door opens and yellow cat runs out on the stream of hall light into the yard. A wooden cherry scent is faintly breathing the air / I hear your champagne laugh / You wear two lavender orchids, one in your hair and one on your hip / A string of yellow carnival lights comes on with the dusk circling the lake in a slowly dipping halo / And I hear a Banjo tango and you dance into the shadow of a Black Poplar Tree, I watch you as you disappear /
I WATCH YOU AS YOU DISAPPEAR...)