
27 Ağustos 2009 Perşembe
Aborjinlere hakaret...

21 Ağustos 2009 Cuma
Helecan
2 Ağustos 2009 Pazar
Hello There

BH: Who you know and whatever situations you find yourself in with whatever people—it’s all sort of arbitrary. There are an infinite amount of doors you could’ve opened.
TW: And walk right out and walk right into another door and start another life six blocks away.
6 Temmuz 2009 Pazartesi
Four fried chickens and a Coke
Tam da kendisinden beklenecek cevvallikte bir girişim yapmış ve de “aaa ben anlıyorum da mı içiyorum” tadında bi kampanya sürdürüyormuş (ki kendisi o sayede marketing paperlara konu olmuş). “Ben de sommelier değilim” deyip, şaraplarını “these are snob-free grapes” diye tanıtıyor (tam da bu noktada, notting hill’de yıllar yıllar önce görüp sevdiğim “laid by happy chickens” deyişinin sonra nasıl da moda olduğunu hatırlıyorum, belki de artık şarap içerken “yalnız rica ediyim, üzümler burjuva olmasın” bile diyeceğiz).
Hala çocuk olduğumuz yıllarda The Blues Brothers’ı ilk kez izlediğim zaman mutluluktan deli bir insan olmuştum (ama Elwood’a değil de Jack’e delirmiştim); sonra da her fırsatta, zamanında video izlediğimiz yıllarda kafam kadar kasetlerde, devamında dvd’de, trt’de show’da falan her karşıma çıktığında izledim / hala da izlerim – TBB babamla en favori filmimizdi, statik olan herşeyden nefret eden annemse bizim aynı filmi defalarca ve defalarca seyredip, aynı yerlerde böğürerek gülmemize asla anlam veremedi. Yıllar içinde her alanda olduğu gibi filmlerde de “psycho-noir olsun, bizim olsun” diyen bir bünyem olmasına rağmen, TBB bir kenarda çocukluk olarak duruyor, hala aynı sahnelerde gülüyorum salak gibi... hatta hafiften dürtme bile olabilir etraftakileri, “a-ha-hahaha işte burası çok süper” diye... Bak şimdi de dürtercesine söyliycem: en çok hani bunlar konserden kaçarlar ya her taraf polis kaynarken, işte orayı severim. Bi de tabii ki ona buna verdiğim için defalarca ve defalarca satın aldığım soundtracki var ve sanırım tüm soundtracki seviyorum ama işte galiba everybody needs somebody to love’ı biraz daha fazla seviyorum, sanki. 
25 Haziran 2009 Perşembe
Catherine De Barra
.

I gave you my heart, you left the thing stinking
24 Haziran 2009 Çarşamba
22 Haziran 2009 Pazartesi
19 Haziran 2009 Cuma
7 Haziran 2009 Pazar
Pygmy - coming soon to a bookshelf near you
Hayattaki en güzel şeylerden birisi sevdiğimiz yazarların yazdıkları kitapları yayınlandıkları anda (yani tam da susuzluktan çatlayacakmışız gibiyken) alıp, bir solukta okumak diye düşünüyorum.
O yüzden sevdiğimiz yazarlar sonsuza kadar yaşasınlar ve de beyinleri sulanmadan / aynı kalitede yazmaya devam etsinler... Amin.
Ve tabii keşke sevdiğimiz tüm yazarların kitapları yayınladıklarında (en azından 1-2 günlüğüne bile olsa) bizler de o ülkelerdeki kitapçılarda raflar arasında dolaşabiliyor olsak. Onları alsak, sonra gitsek başka raflar arasında yerlere oturup, kitaplardan kitaplar beğensek, gittiğimiz uzak diyarlarda elde var sadece bikaç gün iken, o kitapçılarda en azından bir tam günü geçirsek...
Ülkemizde de sevdiğimiz yazarlar var tabii, onları da her daim hasretle bekliyoruz. Bizim memlekette çok fazla raf dolaşıp içimize kitap kokusu çekmemiz pek mümkün olmuyor ama buna da şükür...
Pygmy normalde bugünlerde ellerimin arasında olacaktı ama getirecek kişi gelişini 1 hafta erteledi (çok bedbahtım). Neyse, haftaya benim olacak yavlum chuck’ımın son işi. Yine son derece ruh hastası olduğunu tahmin ettiğim kitabı, helecandan titreyerek ve de gözlerime uykular girmemecesine okiycam inşallah.
Burda da Pygmy ile ilgili konuşan Chuck var!
Btw pazar gecelerini ve pazartesileri hiç sevmiyorum, ezelden...
.
.
6 Haziran 2009 Cumartesi
Nicholas Edward!
Yazıyı okuyunca geçen gece, hemen kitabımı başucuma aldım. Altı çiziktirilmiş satırları / işaretlenmiş tüm sayfaları falan bir çırpıda tekrar okudum. Sonra “özlemişim adamı” dedim, gittim bütün cd’lerini ayıkladım, kapağı-var!-içi-nerdelerin? içlerini buldum, iç-burda!-kapağı-nerdelerin? kapaklarını buldum... salak gibi tarih sırasına da dizdim.. O arada bayağı bir zaman önce almış ve hiç dinlememiş olduğum “maximum nick cave” (unauthorized biography) de çıkmasın mı saklandığı köşeden?! Oha dedim kendime (tamamen unuttuğum için kendisini). Hemen dinledim.
3 gündür falan arabada, evde, ofiste eski albümlerini dinliyorum. Let Love In’i arabada, Henry’s Dream’i ofiste, Your Funeral My Trial’ı evde. Sonra Murder Ballads’ı arabada, No More Shall we Part’ı evde falan... The Boatman’s Call’ı sevmem ama onu bile bi kere döndürdüm.
Bu gece Kicking Against the Pricks acaip iyi geldi. Çok uzun zaman olmuş bu albümü dinlemeyeli. Muddy Water ile başladığında zaten insan inceden ayarlanıyor, sonra zart zurt iniş çıkış falan derken Hey Joe ile tekrar ruhumuz sarsılıyor. The Singer’da “yavrum bu ne ses” diyoruz, o bize “suddenly i realize nobody knows me, there is no place i belong” diyor ama satıraralarında bildiğimiz “umrumda değilsiniz” tadında... salak black betty, ağlak running scared, şaşkın all tomorrows parties, dingin sakin by the time i get to phoenix, yorgun ve delirmiş the hammer song... ve hadi bakalım something’s gotten hold of my heart. Bir cigar yaktırıyor daha başladığı anda. Çok anısı var something’s gotten hold of my heart’ın. Daha bir gençliğimiz diye mi niyeyse, direkt yıllaaarrr öncesine gidiyorum. Nick’i falan unutuyorum ama haince ve şarkının patladığı (marc almond’la) 88-89lara gidiyorum. Güzeldik abicim o yıllarda. Salak aşklar falan yaşardık (gerçi salak aşkları sadece o yıllarda yaşamadık, öncesinde misal 85lerde falan ben en salak ve ennn büyük aşkın pençesinde perişan bir insandım, o ayrı), akşamları okuldan dönünce (cep telefonu, internet, höö?) evin telefonu çalar, aman da muhabbet edilirdi... hımm şimdi farkediyorum ki, o zamanlar telefonla konuşan sosyal bir insandım ben; çok konuştum da mı böyle oldum acaba? Neyse işte sabah okula beraber falan gidilirdi, çıkışta beraber yemek yenirdi. Çok geyik ama çok şahane günlermiş.
20 sene geçmiş üstünden.
Sanırım Grinderman falan dinlemek ve gerçek hayata geri dönmek lazım... ama önce bi what a wonderful world dinliycem nick’im cave’imden. Bir gece, ece’yle bir yerden dönüyorduk (nerden?), tam da 1.köprünün üzerindeydik. B sides & Rarities volume II’yi koymuştum da, ılık ılık rüzgarlar esmişti, bir huzur yayılmıştı bünyelere... O huzur gelsin nick’den bana, benden de size!

21 Mayıs 2009 Perşembe
7 Nisan 2009 Salı
Aaaaa!
Aynı düğüne gitmeyi planlayan X kişisi (hadi biz ona AaaTeyze diyelim) günlerce bu düğüne ne giysem, saçımı naaptırsam, ay o diil de asıl makyajımı şööle mi yaptırsam falan bir hazırlık bir hazırlık… sanırsınız kendisi evlenecek. Sonra düğün günü gelip çattığında (ki bu gelip çatan düğün günü, aaateyze nezdinde bir düğün günü), yeni alınan elbise giyiliyor, makyajlar saçlar zart zurt yapılmış, alkol de alınacak, araba dert olmasın diye taksiye atlanıyor ve de mekana teşrif ediliyor… o sırada aaateyzenin iç sesinin “güzelim, en güzel benimmm” diye taksinin dikiz aynası ile görüşmekte olabileceği tamamen benim hastalıklı hayallerimin ürünü… mekana varılıyor ama mekanda bir sessizlik, bir sakinlik, adeta bir sukunet hakim… Allah Allah… kapıdaki görevli “bu gece düğün yok ama??” diyor aaateyzeye (korkarım aaateyze bu noktada kendinden fazla emin hal ve tavırları ile güvenlik görevlisinin hayata karşı güvenli duruşunu da sarsıyor). Aaateyze yine de seri adımlarla mekana ilerliyor ve ahaha hahahahahah düğün DÜN diil miymiş a dostlar? Ahahahah ahahahahah yıllarca gülücem bu tatlı anıya.

6 Mart 2009 Cuma
Without hope, life is not worth living… ama hocam yine de… olmuş mu?
Tam in the closet mi derken, jack öldüğünde (spoiler oldu ama kusura bakmayın, bence çok mühim bir karakter değil zaten), o nasıl gerçekmiş gibi ağlamak, dudakları çenesi titreyerek – diyoruz ki işte bu adam bu yüzden oscarlar üstü bir adam (hatırlayalım mystic river’da haberi aldığında kendisinden geçişini ve ortalığı dağıtırken “is that my daughter in there?” diye ağlayışını)
Bir de Dan White karakterinden tiksinelim, manyak şey, çekil...
Just past the Golden Gate Bridge,
amidst a shower of grape Kool-Aid,
Doonesbury cartoons and bubble bath,
Harvey’s closest friends scattered his ashes out at sea.
Bu da güzelmiş, küllerin böyle serpilmesi yani.
...
19 Şubat 2009 Perşembe
aysel goes to see jr.semiha
12 Şubat 2009 Perşembe
hang fire
In the sweet old country where I come from Hang fire put it on the wire

11 Şubat 2009 Çarşamba
dream brother

5 Şubat 2009 Perşembe
red right hand

Take a little walk to the edge of town
Go across the tracks
Where the viaduct looms,
like a bird of doom
As it shifts and cracks
Where secrets lie
in the border fires,
in the humming wires
Hey man, you know
you're never coming back
Past the square, past the bridge,
past the mills, past the stacks
On a gathering storm comes
a tall handsome man
In a dusty black coat with a red right hand
He'll wrap you in his arms,
tell you that you've been a good boy
He'll rekindle all the dreams
it took you a lifetime to destroy
He'll reach deep into the hole,
heal your shrinking soul
But there won't be a single thing
That you can do.
He's a god, he's a man,
he's a ghost, he's a guru
They're whispering his name
through this disappearing land
But hidden in his coat is a red right hand
You ain't got no money?
He'll get you some
You ain't got no car?
He'll get you one
You ain't have no self-respect,
you feel like an insect
Well don't you worry buddy,
cause here he comes
Through the ghettos and the barrio
and the bowery and the slum
A shadow is cast wherever he stands
Stacks of green paper in his red right hand
You'll see him in your nightmares,
you'll see him in your dreams
He'll appear out of nowhere but
he ain't what he seems
You'll see him in your head,
on the TV screen
And hey buddy, I'm warning you
to turn it off
He's a ghost, he's a god,
he's a man, he's a guru
You're one microscopic cog
in his catastrophic plan
Designed and directed by his red right hand
4 Şubat 2009 Çarşamba
everything will flow

Evde Yokum
Bir ara kapı çaldı, kapı çalınışlarında çok tedirgin olan bir bünyem var – hemen gereğinden fazla sessizleşiyorum, "allahım kim ve neden gelmiş olabilir" derken içimden bir ses, elim gayri ihtiyari cep tlf’uma gidiyor (kendisi adeta bir uzvummuşçasına yanımda yakınımda olduğu için her daim, cep tlf’umu aramak diye bir şey söz konusu değil), hemen cebimi sessize alıyorum; hani olur da 10.kata çıkmışsa gelen ve kulağını kapıya dayamış cep telefonumdan yerimi tayine çalışıyorsa, asla evde olduğum onaylanamasın diye. Bu saniyelerde aklımdan hep aynı şeyler geçiyor (aynı sıralama ile aynı sorular ve aynı cevaplar): arabam otoparkta?! olsun, her yere arabayla mı gidicem? hem belki şu an uyuyorum, rahatsız edilmemem gerekmez mi? (di mi benjamin? evet evet tabi aynen)
Bu cmts de aynı şey oldu. Kapı çaldı. Önce şaşırdım, sonra hemen "aslında yokum ve kim bilebilir ki belki de gerçekten yokum?!?!" mood’una geçtim (syn nazif, psikolojikman incelemizi tabii ki bekliyorum ama olayı a/anti-sosyal boyutundan bi adım ileri götüreceğinizi ve bu sefer çocukluğuma ineceğinizi tahmin ediyorum, şuraya uzaniim ben, siz sorun ben cevapliyim).
Tam da bu noktada, femme fatale soruma aslıhayvanının cevabı olan sevdiğim kadın Aysel Gürel de geldi tabii ki aklıma (ki ayrı mı yazılacak burda?)
Yok olaya uygun bir şarkı sözü falan hatırladığımdan diil (AG söz yazarı olmanın ötesinde sanat tarihi okumuş, edebiyat öğretmenliği yapmış, tiyatrolarda / filmlerde oynamış, kitaplar yazmış bir kocaman kadın(dı)), bu kadar sıfata / vasfa (da) rağmen, ben AG’in temsil ettiği karakterin hastasıydım (hala da hastasıyım), aynı sebeple Semiha Berksoy’un da hastasıyım mesela (ancak aynı sebep zannederek Gülriz Sururi derseniz kırıcı olabilirim)… bu hasta olduğum kadınlara başka örnekler de verebilirim ama şu an AG’e işliyor kafam sadece.
AG’in (şehir efsanesi değilse), kapısı çalınınca “kim o?” dediğini ve hatta gelen müjde ar’sa misal “anne benim” cevabına “evde yokum” diye seslendiğini anlatmıştı annem bana – “yaşlanınca sen de öyle olacaksın” diye ekleyerek.
Bunun o klasik deliydi ne yapsa yeriydi, yok işte istediğini yapabilmek için deli sıfatını kendine verdirdiydi’lerden çok uzak ve çok şahane bir hikaye olduğunu düşünüyorum.
Henüz çalan kapıya “evde yokum” diye seslenmiyorum ama 40 sene daha yaşarsam yapabilirim yani inşallah, bi gayret, di mi?
3 Şubat 2009 Salı
All along the watchtower

said the joker to the thief,
"There's too much confusion, I can't get no relief.
Businessmen, they drink my wine,
plowmen dig my earth,
None of them along the line know what any of it is worth."
"No reason to get excited," the thief, he kindly spoke,
"There are many here among us who feel that life is but a joke.
But you and I, we've been through that,
and this is not our fate,
So let us not talk falsely now, the hour is getting late."
All along the watchtower,
princes kept the view
While all the women came and went,
barefoot servants, too.
Outside in the cold distance
a wildcat did growl,
Two riders were approaching,
the wind began to howllllllll....

.bmp)





