hastasıyım etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
hastasıyım etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

27 Ağustos 2009 Perşembe

Aborjinlere hakaret...

methadras'a ithafen :)
(methadras şiddetle tiskinebilen hatta hızla nefret edebilen bir kişi olduğu için kendisine sevgimiz ve saygımız sonsuz.)

KGS kartı kullanımı ile ilgili bazı tespitleri olmuş, ordan yola çıkarak:

Dün Ankara’dan dönerken acaip yorgunduk.. Sürekli anons yapması gereken / işi anons olan kadına yüksek sesle “bi sussan keşke” diye söylenirken yakaladım kendimi bir ara – ama yorgun / dinlenik, tatil / iş ne olursa olsun; bu uçuşlarda en sevmediğim şey: uçağa binemeyen, binse de oturamayan, kendisi / karısı otursa da, karısı / kendisi yerleşemeyen, ısrarla bagaj olarak vermedikleri kendileri kadar çantalarını "başüstü dolaplarına" yerleştiremeyen insanlar ve bu insanlar yüzünden biz yerleşmesi ve uyuyası olan kişilerin koltuklarımıza oturmamızın zaman alması...

Bi de bu check-in görevlileri bazen (sanırım onlar da zaman zaman yolculara fena halde kıl olduklarından) aileleri bölüveriyorlar çeşitli sıralara ve de koltuklara...

Dün de bir kadın (ki kendisi pek feminen bir görüntü de sergilemiyordu), kocası ile ayrı düşmüş (arka-arkaya koltuklar)... böyle bir oturamamalar, bir yanyana yer istemeler, dudak sarkmış, gözler nemli hostesten yardım isteyerek bakmalar falan..

Hostes öndeki adama “aileyi bölmesek, siz arka sıraya geçer misiniz?” dedi.

Adam direkt “hayır” dedi.

Biz kısa bir süre, "ulan acaba ben derdim" diye birbirimizle bir anket çalışması gerçekleştirdik ve vardığımız sonuç, çok net “hayır” oldu....

Yani özetle: Ben seni aborjin olarak değil, insan olarak sevmiyorum... (umut'un hastasıyız, o ayrı)


21 Ağustos 2009 Cuma

Helecan

Gerçi ne zaman bişeye helecan yapsak, ezik geyik salak bi sonuç oluyor... Bakalım bakalım...
Diğer taraftan brad pitt'ten yoğun tiksindiğim için, çok da helecanlı diilim - o zaman belki herşey güzel olur?

2 Ağustos 2009 Pazar

Hello There


İstanbul'a döndüm ve de surprise & delight...

Beck, evladım, su gibi aziz ol:

TW: It’s like they found one of those van Gogh’s at a garage sale. This woman bought it and she was using it to block out the sun in her kitchen. She was using it as a window shade, so it was getting all faded from the sun. And she cut it because it didn’t fit the window. When they finally discovered she had a van Gogh as a window shade, they brought in all these experts from the museum and they were all filling in her living room and they said, “How can you cut off the top off this painting?” And she said, “It was just a little piece of the sky.” Sometimes it’s the value you attach to things. It’s subjective. And we record on stuff that’s going to disintegrate. Just like films are made on celluloid that’s going to vanish, it’s going to be gone. It’s like drawing on wax paper or something.
......
......
......
TW: Yeah, it’s amazing we’re all responsible for its being built. The whole town is kind of like a folk song. It’s like public domain. You do have a hand in the building of it. It didn’t get built by one guy. This is what I envisioned, we all work together. Even in your house, the things you do to your house, well, someone will be living in it, and its what you did to it. And someone after them will be living in it. I get bothered by all the people you see every day that I’ll never see again. We’re surrounded by strangers. Millions and millions of people you see every day that are just like fish. They’re just extras in the movie starring you and you’re an extra in the movie starring them. It’s just peculiar. Then you’re really aware of it in a city ’cause there’s so many people and you’re just pushing through. You’re just like a sperm flipping your flagellum around, you know, trying to make your way through the city.
BH: Who you know and whatever situations you find yourself in with whatever people—it’s all sort of arbitrary. There are an infinite amount of doors you could’ve opened.
TW: And walk right out and walk right into another door and start another life six blocks away.
......
Bi de bu var ki, güzel yemek üstüne yenen limon sorbet gibi; hem hafif, hem "ne saçma bişey" derken bitiveriyor- damakta az kalsın fena bi tad bırakacakken:


6 Temmuz 2009 Pazartesi

Four fried chickens and a Coke

.
Bugün inboxıma düşen bir marketing paperda Dan_Aykroyd’un "Şarapçı" oluşu anlatılıyor.
Adamımız 56 yaşının baharını yaşadığı şu günlerde, neşesinden ve de enerjisinden hiçbirşey kaybetmemiş maaşallah ve de Kanada'nın Niagara'sında 2 sene önce kurduğu tesiste, ısrar ediyormuş ki: her üretimden örnek alınacak ve de kendisi tadımını yapacak (ben olsam ben de ısrar ederdim).
Tam da kendisinden beklenecek cevvallikte bir girişim yapmış ve de “aaa ben anlıyorum da mı içiyorum” tadında bi kampanya sürdürüyormuş (ki kendisi o sayede marketing paperlara konu olmuş). “Ben de sommelier değilim” deyip, şaraplarını “these are snob-free grapes” diye tanıtıyor (tam da bu noktada, notting hill’de yıllar yıllar önce görüp sevdiğim “laid by happy chickens” deyişinin sonra nasıl da moda olduğunu hatırlıyorum, belki de artık şarap içerken “yalnız rica ediyim, üzümler burjuva olmasın” bile diyeceğiz).

Yazıyı istiyorsanız burdan okuyunuz....



Dan Aykroyd ne yapsa güzel yapar diyeceğimiz adamlardan birisi değil. Zaten bu işte de logoyla falan hemen hafif sıçmış. Ama yine de çocukluğumuzun önemli karakterlerinden birisi olduğu için ceketimizi ilikleyebiliriz karşısında. Hala çocuk olduğumuz yıllarda The Blues Brothers’ı ilk kez izlediğim zaman mutluluktan deli bir insan olmuştum (ama Elwood’a değil de Jack’e delirmiştim); sonra da her fırsatta, zamanında video izlediğimiz yıllarda kafam kadar kasetlerde, devamında dvd’de, trt’de show’da falan her karşıma çıktığında izledim / hala da izlerim – TBB babamla en favori filmimizdi, statik olan herşeyden nefret eden annemse bizim aynı filmi defalarca ve defalarca seyredip, aynı yerlerde böğürerek gülmemize asla anlam veremedi. Yıllar içinde her alanda olduğu gibi filmlerde de “psycho-noir olsun, bizim olsun” diyen bir bünyem olmasına rağmen, TBB bir kenarda çocukluk olarak duruyor, hala aynı sahnelerde gülüyorum salak gibi... hatta hafiften dürtme bile olabilir etraftakileri, “a-ha-hahaha işte burası çok süper” diye... Bak şimdi de dürtercesine söyliycem: en çok hani bunlar konserden kaçarlar ya her taraf polis kaynarken, işte orayı severim. Bi de tabii ki ona buna verdiğim için defalarca ve defalarca satın aldığım soundtracki var ve sanırım tüm soundtracki seviyorum ama işte galiba everybody needs somebody to love’ı biraz daha fazla seviyorum, sanki.

25 Haziran 2009 Perşembe

Catherine De Barra

.
.
You've murdered my thinking
I gave you my heart, you left the thing stinking
I'd shake from your spell if it weren't for my drinking
And the wind bites more bitter with each light of morning.
I envy the road, the ground you tread under,
I envy the wind, your hair riding over,
I envy the pillow, your head rests and slumbers,
I envy to murderous, envy your lover
'til the light shines on me
I damn to hell every second you breathe


24 Haziran 2009 Çarşamba

22 Haziran 2009 Pazartesi

19 Haziran 2009 Cuma

Pink Elephants

7 Haziran 2009 Pazar

Pygmy - coming soon to a bookshelf near you


Chuck’ın son (10.) kitabı Pygmy kısa bir süre önce yayınlandı.

Hayattaki en güzel şeylerden birisi sevdiğimiz yazarların yazdıkları kitapları yayınlandıkları anda (yani tam da susuzluktan çatlayacakmışız gibiyken) alıp, bir solukta okumak diye düşünüyorum.
O yüzden sevdiğimiz yazarlar sonsuza kadar yaşasınlar ve de beyinleri sulanmadan / aynı kalitede yazmaya devam etsinler...
Amin.
Ve tabii keşke sevdiğimiz tüm yazarların kitapları yayınladıklarında (en azından 1-2 günlüğüne bile olsa) bizler de o ülkelerdeki kitapçılarda raflar arasında dolaşabiliyor olsak. Onları alsak, sonra gitsek başka raflar arasında yerlere oturup, kitaplardan kitaplar beğensek, gittiğimiz uzak diyarlarda elde var sadece bikaç gün iken, o kitapçılarda en azından bir tam günü geçirsek...
Ülkemizde de sevdiğimiz yazarlar var tabii, onları da her daim hasretle bekliyoruz. Bizim memlekette çok fazla raf dolaşıp içimize kitap kokusu çekmemiz pek mümkün olmuyor ama buna da şükür...
Pygmy normalde bugünlerde ellerimin arasında olacaktı ama getirecek kişi gelişini 1 hafta erteledi (çok bedbahtım). Neyse, haftaya benim olacak yavlum chuck’ımın son işi. Yine son derece ruh hastası olduğunu tahmin ettiğim kitabı, helecandan titreyerek ve de gözlerime uykular girmemecesine okiycam inşallah.
Burda da Pygmy ile ilgili konuşan Chuck var!

Btw pazar gecelerini ve pazartesileri hiç sevmiyorum, ezelden...

.

.

6 Haziran 2009 Cumartesi

Nicholas Edward!

Headcleaner en sevdiğim kitaplar listesinde ilk 5’te falan rahat yer alan And the Ass Saw the Angel’ı yazmış. Üstüne de bu sayfayı okuyan herkeşlerin en bi sevdiği, adamımız Nick konusunda bir sürü şey.
Yazıyı okuyunca geçen gece, hemen kitabımı başucuma aldım. Altı çiziktirilmiş satırları / işaretlenmiş tüm sayfaları falan bir çırpıda tekrar okudum. Sonra “özlemişim adamı” dedim, gittim bütün cd’lerini ayıkladım, kapağı-var!-içi-nerdelerin? içlerini buldum, iç-burda!-kapağı-nerdelerin? kapaklarını buldum... salak gibi tarih sırasına da dizdim.. O arada bayağı bir zaman önce almış ve hiç dinlememiş olduğum “maximum nick cave” (unauthorized biography) de çıkmasın mı saklandığı köşeden?! Oha dedim kendime (tamamen unuttuğum için kendisini). Hemen dinledim.
3 gündür falan arabada, evde, ofiste eski albümlerini dinliyorum. Let Love In’i arabada, Henry’s Dream’i ofiste, Your Funeral My Trial’ı evde. Sonra Murder Ballads’ı arabada, No More Shall we Part’ı evde falan... The Boatman’s Call’ı sevmem ama onu bile bi kere döndürdüm.
Bu gece Kicking Against the Pricks acaip iyi geldi. Çok uzun zaman olmuş bu albümü dinlemeyeli. Muddy Water ile başladığında zaten insan inceden ayarlanıyor, sonra zart zurt iniş çıkış falan derken Hey Joe ile tekrar ruhumuz sarsılıyor. The Singer’da “yavrum bu ne ses” diyoruz, o bize “suddenly i realize nobody knows me, there is no place i belong” diyor ama satıraralarında bildiğimiz “umrumda değilsiniz” tadında... salak black betty, ağlak running scared, şaşkın all tomorrows parties, dingin sakin by the time i get to phoenix, yorgun ve delirmiş the hammer song... ve hadi bakalım something’s gotten hold of my heart. Bir cigar yaktırıyor daha başladığı anda. Çok anısı var something’s gotten hold of my heart’ın. Daha bir gençliğimiz diye mi niyeyse, direkt yıllaaarrr öncesine gidiyorum. Nick’i falan unutuyorum ama haince ve şarkının patladığı (marc almond’la) 88-89lara gidiyorum. Güzeldik abicim o yıllarda. Salak aşklar falan yaşardık (gerçi salak aşkları sadece o yıllarda yaşamadık, öncesinde misal 85lerde falan ben en salak ve ennn büyük aşkın pençesinde perişan bir insandım, o ayrı), akşamları okuldan dönünce (cep telefonu, internet, höö?) evin telefonu çalar, aman da muhabbet edilirdi... hımm şimdi farkediyorum ki, o zamanlar telefonla konuşan sosyal bir insandım ben; çok konuştum da mı böyle oldum acaba? Neyse işte sabah okula beraber falan gidilirdi, çıkışta beraber yemek yenirdi. Çok geyik ama çok şahane günlermiş.
20 sene geçmiş üstünden.
Sanırım Grinderman falan dinlemek ve gerçek hayata geri dönmek lazım... ama önce bi what a wonderful world dinliycem nick’im cave’imden. Bir gece, ece’yle bir yerden dönüyorduk (nerden?), tam da 1.köprünün üzerindeydik. B sides & Rarities volume II’yi koymuştum da, ılık ılık rüzgarlar esmişti, bir huzur yayılmıştı bünyelere... O huzur gelsin nick’den bana, benden de size!

21 Mayıs 2009 Perşembe

7 Nisan 2009 Salı

Aaaaa!


Geçenlerde bir düğüne gittim. Düğün olayını acaip saçma bulmakla birlikte, "insanlar incelik göstermişler, en mutlu günlerine davet etmişler, gitmek icabeder" diye gidiyorum bu düğün dernek gecelerine (-ki neden bazı insanların en mutlu günleri evlendikleri gün oluyor, tam anlamış değilim). Neyse işte, gittim: gelin çok güzeldi, mekan süperdi falan da filan.

Sonra geçen gün bir arkadaşım aradı ve ortak tanıdığımız bir insanın şu hikayesini anlattı:
Aynı düğüne gitmeyi planlayan X kişisi (hadi biz ona AaaTeyze diyelim) günlerce bu düğüne ne giysem, saçımı naaptırsam, ay o diil de asıl makyajımı şööle mi yaptırsam falan bir hazırlık bir hazırlık… sanırsınız kendisi evlenecek. Sonra düğün günü gelip çattığında (ki bu gelip çatan düğün günü, aaateyze nezdinde bir düğün günü), yeni alınan elbise giyiliyor, makyajlar saçlar zart zurt yapılmış, alkol de alınacak, araba dert olmasın diye taksiye atlanıyor ve de mekana teşrif ediliyor… o sırada aaateyzenin iç sesinin “güzelim, en güzel benimmm” diye taksinin dikiz aynası ile görüşmekte olabileceği tamamen benim hastalıklı hayallerimin ürünü… mekana varılıyor ama mekanda bir sessizlik, bir sakinlik, adeta bir sukunet hakim… Allah Allah… kapıdaki görevli “bu gece düğün yok ama??” diyor aaateyzeye (korkarım aaateyze bu noktada kendinden fazla emin hal ve tavırları ile güvenlik görevlisinin hayata karşı güvenli duruşunu da sarsıyor). Aaateyze yine de seri adımlarla mekana ilerliyor ve ahaha hahahahahah düğün DÜN diil miymiş a dostlar? Ahahahah ahahahahah yıllarca gülücem bu tatlı anıya.

Aaateyzeleri / aaaablaları / aaakardeşleri sevelim, bize yaşattıkları güzellikler için kendilerini bağırlarımıza falan basalım.

6 Mart 2009 Cuma

Without hope, life is not worth living… ama hocam yine de… olmuş mu?

Acılar içindeyim....
O ne ses.
O nasıl bir saç.
O nasıl kırıtık, narin hareketler.
İnsan içinden “hayatımın adamı yoksa in the closet gay mi” diyor – ister istemez. Düne kadar teenage tadında “robin wright da güzel kadın, adamımıza yakışıyor ama yine de ah yine de vah…” derken, şimdi “ohh çok şükür, dibine kadar maşallah, robin iyi ki var” diyecek hale geldik…
Tam in the closet mi derken, jack öldüğünde (spoiler oldu ama kusura bakmayın, bence çok mühim bir karakter değil zaten), o nasıl gerçekmiş gibi ağlamak, dudakları çenesi titreyerek – diyoruz ki işte bu adam bu yüzden oscarlar üstü bir adam (hatırlayalım mystic river’da haberi aldığında kendisinden geçişini ve ortalığı dağıtırken “is that my daughter in there?” diye ağlayışını)
Filmi belgesel tadında seyretmemiz ve de yanında bir şişeye yakın kırmızı şarap içmemiz şarttır (boğazkere olması tercih edilir) çünkü filmimiz kesinlikle patlamış mısır atıştıraraktan sinema koltuklarında seyredilecek bir film değildir, şarap bile yersiz kaçmaktadır - votka olur, viski olur bu filme, evde, dvd olmak kaydı ile…
Şuursuzca buharla haşlanmış sebze ve bir kadeh şarap olarak başlayan menüye, filmin ilk sahnelerindeki uzun saçlı harvey’nin sürekli öpüşme hali bittiğinde bile, şaraba ara vermek mümkün olmayacağından evde cigar olsun, cips olsun şaraba eşlik edecek şeyler bulmak (bulundurmuş olmak) ve içerek devam etmek gerekmektedir.
Bir de Dan White karakterinden tiksinelim, manyak şey, çekil...

Just past the Golden Gate Bridge,
amidst a shower of grape Kool-Aid,
Doonesbury cartoons and bubble bath,
Harvey’s closest friends scattered his ashes out at sea.
Bu da güzelmiş, küllerin böyle serpilmesi yani.
...
...
...
Biz yine de sean’umuz penn’imizi maskülen karakterlerde izlemekten zevk alan bir neslin fertleri olaraktan, kendisine gelecekte bol bol matthew poncelet’ler diliyoruz.

19 Şubat 2009 Perşembe

aysel goes to see jr.semiha

Yarın bir moda prensesini (ki kendisinin 3küsur sene önceki kreasyonu ve derin bakışları aşağıda) görücem. Çok keyifliyim. En sevdiğim ve tek sevdiğim bu yaşı küçük insanı acaip özledim. Onun çevresindeki çeşitli yaşlardan insanları da (tüm aile, eşraf, eş dost camia)...

12 Şubat 2009 Perşembe

hang fire

In the sweet old country where I come from
Nobody ever works
nothing gets done
We hang fire
You know marrying money is a full time job
I don't need the aggravation
I'm a lazy slob
I hang fire
Hang fire, put it on the wire
We've got nothing to eat
We got nowhere to work
Nothing to drink
We just lost our shirts
I'm on the dole
We ain't for hire
Say what the hell
Say what the hell, hang fire
Hang fire put it on the wire
here's ten thousand dollars go have some fun
Put it all on at a hundred to one
Hang fire, hang fire, put it on the wire

11 Şubat 2009 Çarşamba

dream brother


There is a child sleeping near his twin
The pictures go wild in a rush of wind
That dark angel he is shuffling in
Watching over them with his black feather wings unfurled
The love you lost with her skin so fair
Is free with the wind in her butterscotch hair
Her green eyes blew goodbyes
With her head in her hands
and your kiss on the lips of another
Dream Brother, with your tears scattered round the world.
Don't be like the one who made me so old
Don't be like the one who left behind his name
'Cause they're waiting for you like I waited for mine
And nobody ever came...
I feel afraid and I call your name
I love your voice and your dance insane
I hear your words and I know your pain
Your head in your hands and her kiss on the lips of another
Your eyes to the ground
and the world spinning round forever
Asleep in the sand with the ocean washing over...

5 Şubat 2009 Perşembe

red right hand


Take a little walk to the edge of town
Go across the tracks
Where the viaduct looms,
like a bird of doom
As it shifts and cracks
Where secrets lie
in the border fires,
in the humming wires
Hey man, you know
you're never coming back
Past the square, past the bridge,
past the mills, past the stacks
On a gathering storm comes
a tall handsome man
In a dusty black coat with a red right hand

He'll wrap you in his arms,
tell you that you've been a good boy
He'll rekindle all the dreams
it took you a lifetime to destroy
He'll reach deep into the hole,
heal your shrinking soul
But there won't be a single thing
That you can do.
He's a god, he's a man,
he's a ghost, he's a guru
They're whispering his name
through this disappearing land
But hidden in his coat is a red right hand

You ain't got no money?
He'll get you some
You ain't got no car?
He'll get you one
You ain't have no self-respect,
you feel like an insect
Well don't you worry buddy,
cause here he comes
Through the ghettos and the barrio
and the bowery and the slum
A shadow is cast wherever he stands
Stacks of green paper in his red right hand

You'll see him in your nightmares,
you'll see him in your dreams
He'll appear out of nowhere but
he ain't what he seems
You'll see him in your head,
on the TV screen
And hey buddy, I'm warning you
to turn it off
He's a ghost, he's a god,
he's a man, he's a guru
You're one microscopic cog
in his catastrophic plan
Designed and directed by his red right hand

4 Şubat 2009 Çarşamba

everything will flow


Watch the early morning sun
Drip like blood from the day
See the crazy people run
So many games to play
See the blue suburban dream
Under the jet plane sky
Sleep away and dream a dream
Life is just a lullaby


Watch the day begin again
Whispering into the night
See the crazy people play
Hurrying under the light
A million cars, a million trains
Under the jet plane sky
Nothing lost and nothing gained
Life is just a lullaby

And everything will flow

The neon lights in the night tonight will say
Everything will flow
The stars that shine in the open sky will say
Everything will flow
The lovers kissed with an openness will say
Everything will flow
The cars parked in the hypermarket know
Everything will flow

Evde Yokum

Bütün cmts salonda köşe yastığından az hallice oturduğumu sanırım yazmıştım. Az hallice olmasının nedeni benim şarap da içebilen ve okuyabilen bir canlı oluşumdan kaynaklanıyor yoksa köşe yastığı dediğimiz (kırlent de tabir edilen) eşya ile aynı mekanda yaklaşık aynı alanları kapladık. Hiç ses çekebilecek durumda da diildim yine tahmin edileceği üzere; görsel ve işitsel basından uzak kalmayı tercih ettiğim gibi; yazılı ve sanal mecralara bile soğuktum bi miktar, para vererek okuduğum tek gazetemin cmts günü eki gelmedi üzüldüm, pazar günü ise kendisinden artık şiddetle sıkıldığım çok mühim yazarımızın veda yazısını okudum, adeta sevindim.
Bir ara kapı çaldı, kapı çalınışlarında çok tedirgin olan bir bünyem var – hemen gereğinden fazla sessizleşiyorum, "allahım kim ve neden gelmiş olabilir" derken içimden bir ses, elim gayri ihtiyari cep tlf’uma gidiyor (kendisi adeta bir uzvummuşçasına yanımda yakınımda olduğu için her daim, cep tlf’umu aramak diye bir şey söz konusu değil), hemen cebimi sessize alıyorum; hani olur da 10.kata çıkmışsa gelen ve kulağını kapıya dayamış cep telefonumdan yerimi tayine çalışıyorsa, asla evde olduğum onaylanamasın diye. Bu saniyelerde aklımdan hep aynı şeyler geçiyor (aynı sıralama ile aynı sorular ve aynı cevaplar): arabam otoparkta?! olsun, her yere arabayla mı gidicem? hem belki şu an uyuyorum, rahatsız edilmemem gerekmez mi? (di mi benjamin? evet evet tabi aynen)
Bu cmts de aynı şey oldu. Kapı çaldı. Önce şaşırdım, sonra hemen "aslında yokum ve kim bilebilir ki belki de gerçekten yokum?!?!" mood’una geçtim (syn nazif, psikolojikman incelemizi tabii ki bekliyorum ama olayı a/anti-sosyal boyutundan bi adım ileri götüreceğinizi ve bu sefer çocukluğuma ineceğinizi tahmin ediyorum, şuraya uzaniim ben, siz sorun ben cevapliyim).
Tam da bu noktada, femme fatale soruma aslıhayvanının cevabı olan sevdiğim kadın Aysel Gürel de geldi tabii ki aklıma (ki ayrı mı yazılacak burda?)
Yok olaya uygun bir şarkı sözü falan hatırladığımdan diil (AG söz yazarı olmanın ötesinde sanat tarihi okumuş, edebiyat öğretmenliği yapmış, tiyatrolarda / filmlerde oynamış, kitaplar yazmış bir kocaman kadın(dı)), bu kadar sıfata / vasfa (da) rağmen, ben AG’in temsil ettiği karakterin hastasıydım (hala da hastasıyım), aynı sebeple Semiha Berksoy’un da hastasıyım mesela (ancak aynı sebep zannederek Gülriz Sururi derseniz kırıcı olabilirim)… bu hasta olduğum kadınlara başka örnekler de verebilirim ama şu an AG’e işliyor kafam sadece.
AG’in (şehir efsanesi değilse), kapısı çalınınca “kim o?” dediğini ve hatta gelen müjde ar’sa misal “anne benim” cevabına “evde yokum” diye seslendiğini anlatmıştı annem bana – “yaşlanınca sen de öyle olacaksın” diye ekleyerek.
Bunun o klasik deliydi ne yapsa yeriydi, yok işte istediğini yapabilmek için deli sıfatını kendine verdirdiydi’lerden çok uzak ve çok şahane bir hikaye olduğunu düşünüyorum.
Henüz çalan kapıya “evde yokum” diye seslenmiyorum ama 40 sene daha yaşarsam yapabilirim yani inşallah, bi gayret, di mi?

3 Şubat 2009 Salı

All along the watchtower


"There must be some way out of here,"
said the joker to the thief,
"There's too much confusion, I can't get no relief.
Businessmen, they drink my wine,
plowmen dig my earth,
None of them along the line know what any of it is worth."
"No reason to get excited," the thief, he kindly spoke,
"There are many here among us who feel that life is but a joke.
But you and I, we've been through that,
and this is not our fate,
So let us not talk falsely now, the hour is getting late."
All along the watchtower,
princes kept the view
While all the women came and went,
barefoot servants, too.
Outside in the cold distance
a wildcat did growl,
Two riders were approaching,
the wind began to howllllllll....

herkese yakışır ama bence ya jimi olacak ya paul...