Bugün tüm ekibin 2008 performans değerlendirmeleri bitti. Bilmediğimiz / yeni birşeyler konuşmadık, herkesin kriz konuştuğu bu günlerde süpersonik zamlar / primler falan da alacak değiliz aslında, yani bu balance scorecardlar “for the records” tam anlamı ile. Yine de çok enerjisini yiyor insanın. Demin farkettim ki, bugün yine üzümleri ayıklanmış, mangolar ve elmalardan oluşan bir meyve salatası ve bardak bardak kahve ile geçmiş... Bir kase granola ile (mervecim sağolsun) biraz normale döndüm şimdi. Sonra da bir kadeh boğazkeremi içip, pırıl pırıl olurum allah kısmet ederse...
Şu 3-5 gündür kafam karışık. O yüzden yazı da biraz karışık olacak hissindeyim...
Dün bir junk mail gelmiş. Diyor ki, insanların aslında zekalarını geliştirmeleri mümkünmüş. Giriş cümlesi çok şahane: 7 Günde Einstein
GİBİ olmanın yolları...
Ha hahaha gibi mükemmel kaynamış araya. İskoçyada bir bilim adamı (
syn nazif?) bir program hazırlamış ve de BBC yayınlamış bu programı. Programa katılan 100 kişinin zekalarında hemi de 1 haftada %40 oranında artış görülmüş (numaracılar bazı vermemişler, absolut değerlere erişimimiz yok, sadece % ile idare ettirmişler).. Öneriler de acaip kıçıkırık: cmts duşta gözünü kapa, yok pazar günü dişini sağ elinle değil de sol elinle fırçala, pzts akşamı balık ye de çarşamba tanımadığın birisiyle sohbet et falan filan (felan diyenlere de selam olsun)... Neyse böyle haftanın günleri ve bu çok şahane zeka geliştiren öneriler arasında, bizim istanbulluları bir anda aynştayn gibi yapan hemen ertesi gün tüm milleti gerzekleştiren en önemli sebebi keşfettim... Diyor ki: bir gün (aman işte cuma olsun mesela) işe daha önce hiç gitmediğiniz bir yoldan gidin. Köprüden hergün geçen insanlarımızın (en azından şu son birkaç aydır) zekaları acaip açılmış olmalı çünkü dümdüz olan 1.köprü yolu artık kendi içinde virajlar ve hatta viyadüklerden oluşuyor. Ancak bir başka gün için de “işe bisikletle gidin” dediğinden istanbullians olarak hiçbir zaman ayn-gibi olamayacağız, çok net.
Bu minvalde zeka açıcı şeyler düşünür (sabahları Ayça ŞenBaşkan Pusu ve Carlos’un cızırtısını hala gideremeyen Virgin'i artık dinlemiyorum, sinirleniyorum zira o cızırtıya; bugün morrissey’in dear god please help me’si ve benzerleri ile cd destekli) ve 2.köprü yolunda giderken, uzunca bir süre bir range roverla peşpeşe gittik. Dikiz aynasından aracı kullanan adam ve yanındaki kadını hakkaten dikizledim (aynanın adı yüzünden oldu bu durum, yoksa yapılacak şey değil). Adam kadına çok aşık, belli. Kadın da şımarık ama seviyor adamı idi. Sohbet muhabbet şakalaşma halinde olmaları bana çok acaip geldi. İnsanların birbirini sevmesi garip diye değil (ki o da garip olabilir zaman zaman ama), burada garip olan sabah o saatte (07:00-08:00 arası bir zaman dilimi) neşeli olabilmeleri idi sanırım. Trafik -okulların kapalı olmasına rağmen- her zamanki kıvamında ve biz peşpeşe aheste çek kürekleri tadında ilerlerken, nolduysa adamın suratı asıldı, kadın sarı saçlarını sallaya sallaya radyoyla falan oynadı; sonra diğer tüm araçlardaki çiftler gibi onlar da somurtuk somurtuk yollarına devam ederlerken, ben yan şeride geçip, ayrıldım kendilerinden.
İşte bu örnekte de olduğu gibi, bazen sessizlik, olası güzel seslerin yok edilmemesi için sanki pek de gerekli diye düşüncelerimi çok da felsefiii birşekilde özetlemek isterim bu noktada... Bu düşüncemi yaklaşık 39 yıllık hayatımın yine yaklaşık 39 yılı boyunca kendi küçük dünyamda yaşatmış olmakla ve kendimce “düşünüp de konuşurum, durumu önce analiz ederim, ondan sonra yapıştırırım cevabı” değerlendirmelerimi çok yerinde bulmamla birlikte; sanırım insanlar fazlaca direkt olmamdan dolayı, aslında söylediğim lafları düşünmeden söylediğimi sanıyorlar. O yüzden sessiz kalmayı tercih ettiğim zamanlar, yine sanırım, takdir edilmiyor ve de aslında umursamadığım ya da durduğum yerde sinirden çatladığım (kaan ertem, zıçanadam model) falan zannediliyor. Oysa ki hayır. Umursadığım için sessiz kalabiliyorum bazen. Ya da kaan ertem usulü, zıçanadamın sıçarken kendi üstüne başına da sıçtığını görebilmişliğim var. Yani evet zamanında bir kaanertem klasiği idim belki ama artık yapmıyorum.
Son anda iptal edilen programlarda eskiden insanları silerken defterden, şimdi battaniyemin altına girip, kitabımı açabiliyorum misal (özel hayatta); ya da edilen son derece yersiz ve dengiz bazı yorumlar / laflar karşısında eskiden sağ kaşımı kaldırıp (hayır sol elimi belime hiç koymadım, çok şükür) “bidakka” diye cümleye başlarken, şimdi biraz da yılların tecrübesi ile sağ kaş kalkarken dudaklarım da sağa doğru sarkastik bir şekilde kıvrılıp, en keyiflisinden gülümseyebiliyorum (iş hayatında)...
Nerden nereye geldik... Sessizliğin kıymetini bilelim. Sessizliği sevelim. Sessizsem beni zorla dürtmeyelim.
Bu arada dün gece Choke’u seyrettim. Çok mutsuzum. Çok kıymetli izleyicilerimin bildikleri üzere, Chuck Palahniuk konusunda engin bir bilgi ve sevgi dağarcığına sahibim. Af buyuracağı üzere, Paige Marshall’ı kendisinden izinsiz burada ismen şettirirken, Paige’in gerçek insanity’si de kendisini karakter olarak eşsiz kılmakta bu satırların yazarı nezdinde... Filmde anjelica teyze rolüne çok yakışmış, ancak victor 5 yaşındayken de anjelica anne (siyah saçla kim gençleşti bugüne kadar?), victor gelmiş 35’ine, anjelica yine anne (saçlar beyazlamış bitek). Olmamış. Denny dünyanın en salak insanı olması gerekirken, nerdeyse filmdeki en zeki karakter.

Victor “ince telli saçlar için dolgunlaştırıcı etkili” şampuan reklamlarındaki tüy model saçları olan ve sanırım pigmelerin soyundan gelen bir küçük adam... Kitabı anlamlı kılan ama filmde kendisine yer bulamayan binlerce önemli konuyu ve detayı zaten geçiyorum... En fenası Paige’in bir baldırı (açıklıyorum: diz altındaki gereksiz et yoğunluğu olan bölge), normal bir kadının budu kadar. Paige’ime yapılır mı bu?? Haksızlık diye isyan edesim var. Prensipleri olan bir insan olarak, yine prensiplerime sadık kalmam gerektiğini hatırlattı bu durum bana.
Rule number X: Kitabı süper ise, filmi seyredilmez.
Ama beni tahrik ettiler: filmekiminde; ennn favori kitaplarımın listesinde 1.sırada sarsılmaz yeri olan blindness’ı, film yaptık dediler. Yetmez aynı filmekiminde ennn favori yazarım chuck’ın choke’unu film yaptık dediler. Tufaya geldim, choke’u izledim. Blindness’ı hiçbir kuvvet izlettiremez bana.
Son olarak, heyecanlanılası olaylar baabında:
Morrissey’in yeni albümü 17 şubatta kulaklarımızın pasını silecek, yaşasın. Şu aralar yavaştan dinliyorsunuzdur zaten, Throwing my arms around paris, when I last spoke to carole falan...
18 Şubatta ise Tindersticks bi kere daha Türkiye’de! CRR konser salonu kısmını pek anlayamadım gerçi. En son geldiklerinde Babylon’daydılar, şimdi CRR ne ayak? Frak falan mı giyecekler bilemiyorum. Görücez!