9 Mayıs 2009 Cumartesi

poor Al - are we not all so?

I don't know how he does it
but every woman he meets is
crazy.
he will get rid of one
crazy woman
but he never gets any
relief-
another crazy woman moves right in
with him.


it's only after they move in
and begin acting
more than strange
that they admit to him
that they've done madhouse
time
or that their families have
a long history of mental
illness.


his last one
he sent to a shrink
once a week:
$75 for 45 minutes.
after 7 months
she walked out on the
shrink
and said to Al,
"that god damned fag doesn't know
anything."


I don't know how they all find
Al.


he says you can't tell at the first
meeting
they have their guard up
but after 2 or 3 months the
guard comes down
and there's Al with
another one.

It got so bad that Al thought
maybe it was
him
so he went to a shrink
and asked
and the shrink said,
"you're one of the sanest men
I've ever met."

poor Al.

that made him feel
worse
than ever.
.
.
.

3 Mayıs 2009 Pazar

There is no hell as far as we know, apart from the one on Earth



Bu aralar bir sürü kitap okudum (ve 20 tane falan da kitap aldım) ama şimdi / biraz önce bitirdiğim kitap, uzun zamandır okuduğum en farklı kitap denebilir.
Documents Concerning Rubashov – The Gambler.
Kitap 1899’un son gecesinde, borç harç içinde ve kumar batağındaki iyi aile çocuğu Josef Rubashov’un sadece heyecan için şeytanla kumar oynaması ile başlıyor. Kumarda kaybederse ruhu şeytanın olacak ve de sonsuza dek yaşayacak. Kumarda kaybediyor tabii. Bu başlangıç birçok hikayenin başlangıcı olmuştur eminim ama bu noktadan sonra Rubashov 1900’lü yılların içindeki tüm vahşetlerde ve olası tüm kötülüklerde yer alıyor – bir çoğunda ölebilmek için gidiyor, bazılarında orada yaşarken mecburen durumun bir parçası oluyor. Kendisi gibi şeytana ruhunu satmış birkaç isim de etrafında oluyor uzun yıllar boyunca, bazen şeytan da yakınlarında oluyor – farklı karakterlere bürünerek… Çocuğunun yüksek ateşten hastayken, durumun menenjite dönmesi ve çocuğun özürlü olması ile başlayan kişisel felaketleri ailesinin yangında tamamen yok olması ile bitiyor. İçinde bulunduğu toplumsal felaketlerden en kötüsü ise bence (ki aslında hepsi çok kötü ama) Hessen’de bir bakım ünitesinin içindeki “washroom”un inşaatına yardım ediyor – fayansları döşemek üzere gelmesi gereken ekip, bir sebeple gelmeyince, Rubashov ve diğer birkaç kişi girişip washroom’u tamamlıyorlar – sonra burada insanlar yakıldığı zaman ancak, anlıyor neyin inşaatına yardım ettiğini. Bu dönemler hani 1940lar diye, biz şimdi yaşayanlara pek eski / şimdi olsa hayatta izin verilmezdi gibi geliyor ya; yıllar sonra Sırpların yaptıkları da Rubashov’un yaşadıkları arasında…
Kitap bütün bir yüzyılı yaşatırken, şu kıyamet günü ne zaman gelecek, bu insan denen iğrenç canlı ne zaman toptan yok olacak diye söylendim defalarca.
The imagination of human being knows no bounds when it comes to catching and killing, nor when it comes to escaping and getting away; for those are the conditions governing human life, those are the rules by which people have been playing the game for hundreds of thousands of years, and so they went on, never stopping.

Kitap böyle arada gülümseten, genelde “off be abicim” tatta okuturken kendisini ve “ölsün bu insanlık” dedirtirken, yazarını google görsellerde arıyoruz ve “herkes ölsün ama carl-johan yaşasın, artizim benim” demekten de kendimizi alıkoyamıyoruz… ’64 doğumlu olan ve de programımıza İsveçten katılan C-J, öl desin ölelim kategorimiz için adeta biçilmiş kaftan.
Carl-Johan Vallgren (born 1964) lives in Stockholm. His first book, a novel, was published in 1987. The novel Documents concerning the Gambler Rubashov, 1996, (Dokument rörande spelaren Rubashov) became something of a breakthrough with a larger audience. In 2002 The Horrific Sufferings of the Mind-Reading Monster Hercules Barefoot (Den vidunderliga kärlekens historia) received the August Prize for fiction (Best-novel-of-the-year-prize). This novel has sold over 300 000 copies in Sweden and rights have been sold to 20 countries. Carl-Johan Vallgren is also a successful musician and song-writer in a satirical chanson-tradition;he has recorded several cd:s. (http://www.bonniergroupagency.se/200/201.asp?id=704)

bi tom waits tadı?!?!

ve hatta bukowski?!?!?

.
.

23 Nisan 2009 Perşembe

Günlerden yine o gün!

Pazartesi günü doğumgünüm. Yakinen tanıyanlar çok iyi bilirler, her doğumgünü öncesi ve süresince bir strestir gider, yine yaşlandık diye.. Ki hakkaten fena yaşlandık artık. Bir decade geçişine hala 1 sene var diye kendimi ikna etme çabalarımın tam da göbeğindeyken, geçen gün Emre arayıp “en güzel yaş, extradan kutlamak lazım” dedi; ben de “dur hocam daa bu sene diil, seneye” dedim. Ama o da dedi ki: “hayata başlayışımızın kutlanması olarak bakabilirsek, o zaman bu doğumgünü, o doğumgünüdür”… “Hımm” dedim ben de. “O zaman kira ödemek gibi; evin kiraysa ay başı gelince, bu ayı bu evde mi bitiricem, bu evi geçiniz, bu ömür dahilinde bu ayı bitiricem mi bilmeden kirayı peşinen yatırdığımız gibi mi kutlamalıyız doğumgünlerimizi??” “Ben” dedim “sanırım maaş alır gibi kutluyorum. Evet bu ay çalıştık, bankaya hesabımıza yattı mı emeğimizin karşılığı? Yattı, ay bitmiş yeni ay başlamış demektir. O zaman önce bi geçsin bakalım ömrümüzün ilgili senesi, bitince kutlarız gibi…”
Hangisi doğru bilemiyorum :)
Teo yeni albümünde (ki ara verip dinleyerek ve tekrar ara vererek dinleyerek ancak sevilen bi albüm yapmış kendisi) ölümden sonra hayat var mı merak edenlerle dalga geçiyor, sanki ölümden önce hayat varmış gibi diyerekten. Hayat hakkaten zor. Hele bir de sıkışıp kalırsak… İş Bankası maximiles reklamları her izlediğimde içimde kocaman delikler açıyor – işte bıraktığın iz bu diye 2 nokta arasında gidip gelirken gösterirken hayatı. Maximiles kullanmıyorum ama sanırım (kendimi kandırmıyorsam) bıraktığım iz Fenerbahçe-Maslak arasında beyaz bir çizgiden biraz fazla – shop&miles ile de benzer izler bırakılabiliyor :) Bugün gazetemin arka kapağına sıkışmış bir haber de diyor ki; çok arkadaşı olanlar daha uzun yaşıyormuş. Çok uzun yaşamak gibi bir derdim yok ama birçok şahane arkadaşım var ve bu geçmekte olan günlerin daha keyifli geçmesine sebep oluyorlar. Birazdan çıkıp sevdiğim başka bir diyara gidicem, orda enn yakın arkadaşlarımdan birisi ile geçiricem doğumgünümü.

Bu sene (eğer ki peşin kira usulü bakıyorsak hayata), dilerim çok iyi geçer. Benim için de, hepimiz için de.
Önce sağlıklı olalım, sonra işimiz-gücümüz-paramız olsun. Sonra paramızı harcayacak keyfimiz olsun. İyi kitaplar okuyup, kaliteli şaraplar içelim, eskitilmiş peynirler yiyelim, cigarillolarımızı tüttürelim. Güzel mekanlarda, sevdiğimiz insanların seslerini dinleyebilelim. Gece / gündüz en güzel kıyafetler ve de en yüksek topuklarla salınabilelim. Bol bol sohbet edip, çok kocaman kahkahalarla gülelim; gülmediğimiz zamanlarda gülümseyelim en azından.
Hayat hepimize iyi davransın bu sene ve her sene.

23 Nisan hesabına...




7 Nisan 2009 Salı

Aaaaa!


Geçenlerde bir düğüne gittim. Düğün olayını acaip saçma bulmakla birlikte, "insanlar incelik göstermişler, en mutlu günlerine davet etmişler, gitmek icabeder" diye gidiyorum bu düğün dernek gecelerine (-ki neden bazı insanların en mutlu günleri evlendikleri gün oluyor, tam anlamış değilim). Neyse işte, gittim: gelin çok güzeldi, mekan süperdi falan da filan.

Sonra geçen gün bir arkadaşım aradı ve ortak tanıdığımız bir insanın şu hikayesini anlattı:
Aynı düğüne gitmeyi planlayan X kişisi (hadi biz ona AaaTeyze diyelim) günlerce bu düğüne ne giysem, saçımı naaptırsam, ay o diil de asıl makyajımı şööle mi yaptırsam falan bir hazırlık bir hazırlık… sanırsınız kendisi evlenecek. Sonra düğün günü gelip çattığında (ki bu gelip çatan düğün günü, aaateyze nezdinde bir düğün günü), yeni alınan elbise giyiliyor, makyajlar saçlar zart zurt yapılmış, alkol de alınacak, araba dert olmasın diye taksiye atlanıyor ve de mekana teşrif ediliyor… o sırada aaateyzenin iç sesinin “güzelim, en güzel benimmm” diye taksinin dikiz aynası ile görüşmekte olabileceği tamamen benim hastalıklı hayallerimin ürünü… mekana varılıyor ama mekanda bir sessizlik, bir sakinlik, adeta bir sukunet hakim… Allah Allah… kapıdaki görevli “bu gece düğün yok ama??” diyor aaateyzeye (korkarım aaateyze bu noktada kendinden fazla emin hal ve tavırları ile güvenlik görevlisinin hayata karşı güvenli duruşunu da sarsıyor). Aaateyze yine de seri adımlarla mekana ilerliyor ve ahaha hahahahahah düğün DÜN diil miymiş a dostlar? Ahahahah ahahahahah yıllarca gülücem bu tatlı anıya.

Aaateyzeleri / aaaablaları / aaakardeşleri sevelim, bize yaşattıkları güzellikler için kendilerini bağırlarımıza falan basalım.