25 Ekim 2009 Pazar

"i just found this world a hard place to be good in"

.

.
penny charade
libby

"have you any idea how much i despise you?" spits mrs pennington...
"auden said it all: 'we must love one another or die.'" says mrs brooks...
and bunny junior feels he has become immune to this crazy grown-up world...
.

28 Eylül 2009 Pazartesi

Nice...


Sonbahar geldi.
Karadeniz’de kar bile yağmış ama bize henüz yağmurlar, rüzgarlar.
Sevdiğimiz insanlar tatillerini tamamladılar döndüler, hayvandan – gülsene, en bi sevdiğim büyükustaya ve sevip sevmememden bağımsız etrafta görmeye alışık olduğum insanlara kadar.
Kırmızılar yine sıcak sıcak içimizi ısıtmaya başladılar. Kırmızıları koyduğumuz kocaman şeffaflar geri geldiler sık kullanılan rafına, boğazkereler bizim.
Kırmızı ojeler de geri döndü, seyrek de olsa. Siyah yüksek topuklar da, artık tahta parkelerde ince topukların izleri sık sık.
Sabah tüm stresimi alıp götüren noir desir yüksek volume evde. Bu hafta Babylon açılıyor. Sonra Akbank Caz başlayacak, Ghetto’da Roxy’de Babylon’da. Santral İst’da Otto yenilendi. Tamirane’de fısıl fısıl muhabbetlere başladık bile zaten. Filmekimi gelecek. Oz filmler seçecek, biletler alıp sadece bir cmts üstüste 3 filme gidip diğerlerinin hiçbirine gitmeyeceğiz muhtemel.
One More Person terk etti alemi... Tam da Lost çalarken inceden sızıntılı. Ama kendisini hakkaten sevdiğimden mi yoksa en içimden bir yerlerden iyi olacak diye düşündüğümden / iyi olsun istediğimden mi nedense hayatımda belki de ilk kez kötü ayrılmadım... Genelde ayrılırken tiksinen ben; O.M.P. için istiyorum ki: turuncu saçları kadar renkli olsun gelecek günler.
Tw’da K.V.’u ara ara duyunca, sanki sevdiğim bir bara gitmişim de, bir anda karşıma çıkmış gibi hissediyorum... Sevdiğin bir barda, sevdiğin bir adamı görmekten daha güzel ne olabilir ki!
Ve de uncle alex’in de dediği ve bize dedirttiği gibi: if this isn’t nice, what is?

5 Eylül 2009 Cumartesi

Not for Sale

Eski aşkım votkaya döndüm.
Daha çok yeniyiz birlikte, kendisi bu sıcaklardaki ferahlatma hali ile kandırdı beni yine. En son ne zaman beraberdik tam hatırlamamakla birlikte, uzun bir birliktelik olmayacağını düşünmekteyim, eylül artık, yakında kocaman şeffaflarda avuçlarımızı dolduran kuru sıkı kırmızıların zamanı olacak...
Artık eylül ve oldukça boktan geçen bir yaz bitiyor, sonbahardan biraz beklentim var, en azından 2 tane planlanma aşamasında seyahatim var; yaz sıcaklarından da acaip sıkıldım zaten.
Yaz sıcakları, safi pide yemeler, gün boyu oruçlar falan derken; zaten kıt zekası olan halkımızın beyni iyice pideye döndü sanırım.
Saçmalamalar üstüne saçmalamalara denk geliyorum.

Geçen gün Moda’da bir ilan gördüm, “sahibinden” olanlardan. Moda da o gün nasıl sakin, nasıl huzurlu; deniz şıkır şıkır, bebek gezdiren 2-3 kadından başka insan yok sokakta... Bitişik nizam, haftasonları katliam falan ama yaşanası gibi geldi. Aradım telefon numarasını, gayet normalmiş gibi bir sesi olan bir adam açtı. İşte “pardon” dedim, “müsait miydiniz”... “Bugün gelecek olan siz miydiniz” dedi, “yok” dedim, “ben demin geçtim de önünden, ilandan şeyettim”... “Gelin o zaman, burda konuşalım” dedi. “Geçtim ben artık ordan” dedim, “ne kadardı acaba?” “Fiyatı önemli değil, teşekkürler” dedi adam; kapattık telefonları...
Şimdi acaba, adam ani bir travma geçirip, “evim beğeniliyor demek ki satmiyim mi” dedi bir anda; yoksa amca aslında nuri alço falan mı, evi görmek için gidince “hava da çok sıcak, bi gazoz veriyim mi yavrum?” diyor gelenlere...


27 Ağustos 2009 Perşembe

Aborjinlere hakaret...

methadras'a ithafen :)
(methadras şiddetle tiskinebilen hatta hızla nefret edebilen bir kişi olduğu için kendisine sevgimiz ve saygımız sonsuz.)

KGS kartı kullanımı ile ilgili bazı tespitleri olmuş, ordan yola çıkarak:

Dün Ankara’dan dönerken acaip yorgunduk.. Sürekli anons yapması gereken / işi anons olan kadına yüksek sesle “bi sussan keşke” diye söylenirken yakaladım kendimi bir ara – ama yorgun / dinlenik, tatil / iş ne olursa olsun; bu uçuşlarda en sevmediğim şey: uçağa binemeyen, binse de oturamayan, kendisi / karısı otursa da, karısı / kendisi yerleşemeyen, ısrarla bagaj olarak vermedikleri kendileri kadar çantalarını "başüstü dolaplarına" yerleştiremeyen insanlar ve bu insanlar yüzünden biz yerleşmesi ve uyuyası olan kişilerin koltuklarımıza oturmamızın zaman alması...

Bi de bu check-in görevlileri bazen (sanırım onlar da zaman zaman yolculara fena halde kıl olduklarından) aileleri bölüveriyorlar çeşitli sıralara ve de koltuklara...

Dün de bir kadın (ki kendisi pek feminen bir görüntü de sergilemiyordu), kocası ile ayrı düşmüş (arka-arkaya koltuklar)... böyle bir oturamamalar, bir yanyana yer istemeler, dudak sarkmış, gözler nemli hostesten yardım isteyerek bakmalar falan..

Hostes öndeki adama “aileyi bölmesek, siz arka sıraya geçer misiniz?” dedi.

Adam direkt “hayır” dedi.

Biz kısa bir süre, "ulan acaba ben derdim" diye birbirimizle bir anket çalışması gerçekleştirdik ve vardığımız sonuç, çok net “hayır” oldu....

Yani özetle: Ben seni aborjin olarak değil, insan olarak sevmiyorum... (umut'un hastasıyız, o ayrı)


23 Ağustos 2009 Pazar

Barefoot

Tarantino’yu sevdim. Hatta status update’ime @ glourious basterds yazmışım – daha uygun oldu bile dedim. Ama şimdi herkesler pek seviyorlar diye hafif kıllanmak üzereyim. Neyse ben zaten en çok Stiglitz’i sevdim, gazetemin enn bi filmeleştirmeni “tek ifade ile oynadığını” yazmış kendisinin - mühim olan da o değil mi demek istiyorum…

Carl-Johan’ın adını uzun uzun yazmaya pek zorlandığım, kısaca Hercules Barefoot diyebileceğimiz, güzel kitabını bitirdim. CJ’ın deli olduğuna daha önce karar vermiştik zaten. Net tespit. Kendisi deli.
(Bu arada Stiglitz’i oynayan Til Schweiger’in Berlin’de kendi production company’si olması ve de adının Barefoot Films olması?!?!)



Şimdi Kurt Vonnegut okuyorum, God Bless You Mr.Rosewater. Kendisi hakkında herhangi birşey bilmiyorum - raflar arasında oturulup, ilk bikaç sayfa okunarak alınan kitaplardan, umutluyum.
...
Yaz bitiyor.. Ama hala vakit varken, her gece teraslı / açık havalı bir yerlerde soğuklar tüketmek mümkün (dün yazıyordu galiba, okudunuz mu? malezyada bir kadın (32 yaşında, (ne önemi varsa yaşının)) bira içiyor diye kırbaç cezasına çarptırılmış!)…
Bugün Tamirane’de Chet Baker Project vardı mesela, mekan sessiz, huzurlu; yemekler güzel, şarap şahaneydi.
...

21 Ağustos 2009 Cuma

Helecan

Gerçi ne zaman bişeye helecan yapsak, ezik geyik salak bi sonuç oluyor... Bakalım bakalım...
Diğer taraftan brad pitt'ten yoğun tiksindiğim için, çok da helecanlı diilim - o zaman belki herşey güzel olur?

13 Ağustos 2009 Perşembe

kermit the frog




6 Ağustos 2009 Perşembe

He's our Man


Çok sıcaktı. Çok kalabalıktı. Bir sürü çirkin insan da vardı. Açıkhavanın girişi köprü gişelerinden de fenaydı. Yerimize oturmuş (hem de amerikalı) bir çiftle bir süre tartışmak zorunda olmamız çok anlamsızdı. Ali bana zorla alaska frigo yedirdi. Önümüzde oturan 60 yaşlarında 3 kadından bir tanesi tümmm şarkılarda, sözleri ve ritmi ne olursa olsun kendince dans etti / bizce gereksiz sallandı durdu. Yanımda oturan amerikalı adamın arada kafası düştü...


Ama 3 saat ve 23 parça boyunca hiç off demedik - cause he is really born with the gift of a golden voice. Başladığında dolunayın azıcık (ama çaktırmayacak kadar azıcık) bozulmuş hali açıkhavanın tam tepesindeydi, biterken hilton'a yaslanmıştı.


İyi ki gittik.


Bütün gece çok güzeldi ama benim için gecenin peak noktaları:


- boogie street - salute edişini hiç bozmayan LC görüntüsü ile; first we take manhattan (then we take berlin) - bu şarkıyı hep bi çok sevdiğimden; heart with no companion - sadece sözlerini pek sevdiğimden; everybody knows - olmazsa olmaz olacağından second runner-uplar...

- famous blue raincoat, sahneyi de mavi yapan ışıkçıya rağmen, gerçek bis olduğu için first runner-up...

ve

- waiting for the miracle - gerçek bir başyapıt olduğundan ve de bu kadar mı süper yorumlanır?


ayrıca dino soldo da artık hayatımızda sarsılmaz bir yere sahip... bir çalgıya nefes girince hasta oluyorum, bu nefeslileri çalanlar da hep şahane adamlar oluyorlar.


4 Ağustos 2009 Salı

Ladies' Man


Tüm selebritilerimiz pek bi heyecanlılar.

Bu leonard cohen konseri (hele bi de davetiye yok, para harcayaraktan bilet falan aldılar diye mi nedir) herkesi pek heyecanlandırdı; gazetelerde bir ucundan tutup da öbür ucuna bağlanamayan marianne hikayeleri, yok nerde tanıştılar, 30 sene sonra konserde marianne nasıl marianne_nine olarak gülümsüyordu falan bir sürü geyik.

Hiç gitmek istemiyorum bu sebeplerle bu konsere, sanki bi nevi gülhane parkı konseri – herkesler gidecekler, ama gidicem çünkü 1.herkesler gidiyorlar ve 2.çok acaip şahane bi konserdi falan olursa ve de yıllaarr sonra bile konuşulursa, kesin yanımda yakınımda olanlar “hakkaten sen niye yoktun o gece” derler ve ben acaip out of place kalırım diye – dünyanın en shallow insanı olabilir miyim?
Aslında pek de severim ama işte kılım bu kadar olay olduğu için…

Asıl o diil de, açıkhava deyince kimin konseriydi hatırlamıyorum ama 1-2 sene önceydi; ses düzeninde bir problem oldu, mikrofon mu çalışmadı ne, teknik bir çocuk -sözde kimseleri rahatsız etmeden- sahneye çıktı, işte neyse yaptığı, yaptı, böyle küçükhüsamettin tadında adımlarla sahneden çıkmaya çalışıyordu ki... üzerindeki bermuda şort bir anda dizlerinin seviyesine düştü - adamın donu yoktu, bütün açıkhava adamın kıçını gördük, bir anda açıkhavadan toplu kahkaha sesi yükseldi…
Açıkhava açıkhava olalı böyle komik bi olay daha yaşanmamıştır. Hahahha hahah

2 Ağustos 2009 Pazar

Hello There


İstanbul'a döndüm ve de surprise & delight...

Beck, evladım, su gibi aziz ol:

TW: It’s like they found one of those van Gogh’s at a garage sale. This woman bought it and she was using it to block out the sun in her kitchen. She was using it as a window shade, so it was getting all faded from the sun. And she cut it because it didn’t fit the window. When they finally discovered she had a van Gogh as a window shade, they brought in all these experts from the museum and they were all filling in her living room and they said, “How can you cut off the top off this painting?” And she said, “It was just a little piece of the sky.” Sometimes it’s the value you attach to things. It’s subjective. And we record on stuff that’s going to disintegrate. Just like films are made on celluloid that’s going to vanish, it’s going to be gone. It’s like drawing on wax paper or something.
......
......
......
TW: Yeah, it’s amazing we’re all responsible for its being built. The whole town is kind of like a folk song. It’s like public domain. You do have a hand in the building of it. It didn’t get built by one guy. This is what I envisioned, we all work together. Even in your house, the things you do to your house, well, someone will be living in it, and its what you did to it. And someone after them will be living in it. I get bothered by all the people you see every day that I’ll never see again. We’re surrounded by strangers. Millions and millions of people you see every day that are just like fish. They’re just extras in the movie starring you and you’re an extra in the movie starring them. It’s just peculiar. Then you’re really aware of it in a city ’cause there’s so many people and you’re just pushing through. You’re just like a sperm flipping your flagellum around, you know, trying to make your way through the city.
BH: Who you know and whatever situations you find yourself in with whatever people—it’s all sort of arbitrary. There are an infinite amount of doors you could’ve opened.
TW: And walk right out and walk right into another door and start another life six blocks away.
......
Bi de bu var ki, güzel yemek üstüne yenen limon sorbet gibi; hem hafif, hem "ne saçma bişey" derken bitiveriyor- damakta az kalsın fena bi tad bırakacakken:


27 Temmuz 2009 Pazartesi

Dark (K)Night of the Soul

.


Lynch deyince akan sular bulanır!


Yönettikleri mi, yazdıkları mı, oynadıkları mı falan derken; olay döner dolaşır Twin Peaks’te kitlenir. Hala unutamadık Twin Peaks’i ya da işte Blue Velvet’ı, Wild at Heart’ı, Lost Highway’i, Mullholand Drive’ı. Laura Dern’den bayılacak gibi olsak da... Inland Empire’da ben bile "hocam ama bunu 90 hadi bilemedin 120 dakikada toparlaman lazımdı, yazık izleyiciye" dedim ama olsun.

Lynch sevince, sevilir; ne yapsa bir yanından beğenilir; Lynch’i sevemeyen de hiç sevemez, "o cüce neden orda öyle bir anda belirdi", "peki ama o kadın şimdi neden acaip davranıyor" falan der durur.
Oysa Lynch’e kendini teslim edince, rahatlar bünye...

IMDB’nin asla beğenemediği (şimdi tekrar baktım, 3.9’a düşmüş puanı, yuh! emeğe saygısızlık en başta) Boxing Helena ise, David’in kızının bize armağınıdır, ilk izlediğimde bana “alllaaaahhhh” dedirten şahanelerdendir; beğenmesinler, Boxing olsun, benim olsun....

Şimdi twit’te David, Dark Night of the Soul’u bayilerde ısrarla arayınız diye uyardı biz cemaatini. Şöyle şahane bir
link var.
Gidip bakarsanız, albümün ilk dinleyicilerinden olma şansınız var.
.
David, öl desin ölelim – çok net.
.

20 Temmuz 2009 Pazartesi

Canım Vedat Abi...

Vedat Abiyi bu sabah 05:15’de kaybetmişiz.
Vedat Abi bizim için Suat’ın babası olmaktan öte, hatta Suat’ın babası olmaktan ziyade, Vedat Abi idi tüm çocukluğumuzda. Yazlığa geldiği anda bizim kızlar olarak, bize sadece ve sadece “nasılsınız çocuklar” diyecek olmasından bile mutlu olurduk. Beyaz giyerdi Vedat Abi hep, beyaz şalvar pantalon giyerdi mesela – şalvar pantalon o yıllarda kimselerde olmazdı, üstüne beyaz t-shirt giyerdi; hep fit hep bronz hep yakışıklı ama en önemlisi hep güleryüzlüydü.
Canım Vedat Abi yıllar içinde sadece yıllandı, sanki hiç yaşlanmadı. Sonra birgün allahın belası kanser Vedat Abiyi de aldı avcuna –tüm iyi insanlar kanserden ölüyor olabilir mi? Nedim birgün beni arayıp, “beni görmek istemiş, gidiyorum, sen de gel” dedi. Gidemedim. Benim kafamda Vedat Abi hep o beyaz şalvarlı, gülen gözlü, müthiş adam kalsın istedim.
Canım Vedat Abi, şimdiden çok özledim.
.

16 Temmuz 2009 Perşembe


10 Temmuz 2009 Cuma

Bir temmuz günü rastladım size...

Bugün şöyle şeyler oldu.
Sabah uyku sersemi evde gökkuşağı vardı mesela, tam evin içinde diildi ama yakındaydı yani.
Sonra evden çıkmadan şu nerden neden nasıl bir ruh halinde aldığımı hiç hatırlamadığım albümü attım çantaya (haftasonu bütün cd’lerimi topladım çok yorucu bir çalışma sonucu) ve hala çözemediğim bişekilde bana eskilerden iyi bir sesi hatırlattı ama kimi, bak hala bilmiyorum.
Ofiste uzun zamandır “aman olmasın” dediğimiz bir iş, bugün oldukça az yoraraktan bizi, geçti, bitti, oh çok şükür.
Aslıhayvanı uzun zamandır süren sessizliğini bozdu, haraptar’da akdeniz insanını bekliyoruz hala (yazar da bir akdeniz insanı olduğundan uzun sürüyor yayına hazırlanması).
Ofisten 16:59’da çıkmayı planlarken, 16:45 itibari ile başlayan ve 1.5 saat süren bir teleconf’a kaldım, acaip sıkıldım. Tüm İngilizlerin (en azından benim tanıdığım tüm İngilizlerin) gerizekalı olduğunu düşünüyorum… Havasından mıdır kraliyet kırmasından mıdır bir salaklık var… Aptal insanlardan çok rahatsız oluyorum, aptal olup aptal olduğunu bilmeyenlerden fena halde sıkılıyorum. Aptal olup aptal olduğunun farkında olmayan ve kendisini akıllı sanıp ısrar edenlerden direkt nefret ediyorum.
Dönüşte köprüde son cohiba’mı içerken çok efkarlıydım, bırakıp gidesim var her şeyi diye düşündüm uzun uzun, hatta 10 gün kalıp da çok mutlu olduğum uzak bir memlekete gitsem, ekvator bölgesi her daim ılıman, yağmur mu istedim çıkarım yağmur ormanlarına daha da iyisi şamda kayısı falan diye içimden geçirdim… bayağı bayağı sardırırken ulan keşke olsa diye, K’den mail geldi, “çok sıkıldım kanada açıklarında (hah hahah kanada bile kesmemiş) kuzey denizinde bir petrol platformunda mı çalışsam diyorum” diye…
Sonra eve geldim, gmail’de mesaj: Betsey Johnson is following you on Twitter. Hahh hahahah betsey yavrum zahmet etmiş, alçakgönüllü kadın tabii, bak vivienne’e burnu düşse eğilip almaz, onu da izliyorum, geri dönüp izliyor mu beni….
Neyse bir kadeh soğuk koydum, güneş yine bi güzel battı kalamış’ın üstünde… Dün mü gazetede vardı, güneşin en güzel battığı iller arasındaymış bizim il, anasını sattıımın..

Unplugged...

..
Bazı insanlar vardır, aylar yıllar görüşmeseniz de hep aynı kalır ilişkiler.

MK ile biz 5 sene beraber kafa patlatıp, hayatı tam da istediğimiz gibi evirdik çevirdik. Yolda kalsam, lastiğim patlasa, polis çevirmesine takılsam falan dediğimde aklıma gelen ilk 2 isimden bazen 1.si bazen 2.sidir kendisi.

Tam 10 ay olmuş ayrı düşeli ama piç sırıtışlarımız hala aynı, aynı anda aynı tepkileri verip, aynı iğrenç gülüşlerle gülebiliyoruz ve de hala hiç konuşmadan aynı şeyi düşünüp aynı anda aynı noktaya kitlenebiliyoruz.

Bu akşam da masayı envai çeşit donattık, ebi ten yemezsek ölebiliriz diye ebi ten gelsin, daha önce kullanılmamış yağ kullanın bizi sinirlendirmeyin dedik, sesame crunchy falan… hayvanlar gibi yedik, içtik. Çok acaip muhabbetler, memleket nasıl kurtulur tadında hayata dair analizler ve de “o ha abicim o ne sırt, yavrum nereye gidiyosun” derinliğinde bazı tespitlerden sonra, arabalarımıza gitmek üzere mekandan ayrıldık.

Bu MK bi de haşin görünüşünün altında çok acaip baba bir adam olduğu için, yürüyerek 25 adım falan uzaklıkta olan diğer otoparka arabayla girdik, beni üçbuçuğuncu kata bıraktı kendisi arabasıyla, o arada dinlediğimiz cd’yi “hımm güzelmiş” diyerek kendisinden hunharca talep ettim, “ama ya ben” derken cd’yi bana vermiş bulundu.

MK bazıları için çekilmez, dünyanın en zor adamı olmakla birlikte; sanırım benim hayatta en iyi anlaştığım adamlardan biri. 10 ay önce o giderken acaip öksüz kalıcam demiştim, hakkaten de kaldım…

...

Bir zaman, Seattle’daydık, bir akşam önce bir barbakü partisine gitmemiz gerekti, etten pek fazla hazzetmeyen bir insan olarak sadece şarap içtim, tam otele dönecektik ki, yolda “şu barda şahane müzik var” dedi birileri, o bara kırıldı direksiyon.

Seattle’da hangi barda şahane müzik yok ki, adamlar nirvanayı hendrixi falan doğurmuşlar, tabi tüm barlar şahane.

Bara girdik, bir takım şekerli saçma içkiler, off çok tatlı oldu birayla cila, gelsin shotlar derken, nasıl sarhoşuz belli değil… bir ara drummer off aldı, barda drummerla sohbet ederken bulduk kendimizi, sonrası bol kahkaha, dans mı ettik, benim elimdeki stickler neydi, peki ben o gitaristin arkasında davulun yanındaki spota ne zaman varmıştım… drummer Andrew C. diye bir çocuktu, kart istedi, ben de o sırada çantamdan bir kart çıkartıp verdim...

sonra “barbekü partisinde Greater China VP’si yanımdaydı, ulan galiba çocuğa GC’nın VP’sinin kartını verdim” diye günlerce anırarak güldük.


Velhasıl hayata dair fingers crossed ve unpplugged her nerede yaşıyor ve yaşatılıyorsak...
.
.

6 Temmuz 2009 Pazartesi

Four fried chickens and a Coke

.
Bugün inboxıma düşen bir marketing paperda Dan_Aykroyd’un "Şarapçı" oluşu anlatılıyor.
Adamımız 56 yaşının baharını yaşadığı şu günlerde, neşesinden ve de enerjisinden hiçbirşey kaybetmemiş maaşallah ve de Kanada'nın Niagara'sında 2 sene önce kurduğu tesiste, ısrar ediyormuş ki: her üretimden örnek alınacak ve de kendisi tadımını yapacak (ben olsam ben de ısrar ederdim).
Tam da kendisinden beklenecek cevvallikte bir girişim yapmış ve de “aaa ben anlıyorum da mı içiyorum” tadında bi kampanya sürdürüyormuş (ki kendisi o sayede marketing paperlara konu olmuş). “Ben de sommelier değilim” deyip, şaraplarını “these are snob-free grapes” diye tanıtıyor (tam da bu noktada, notting hill’de yıllar yıllar önce görüp sevdiğim “laid by happy chickens” deyişinin sonra nasıl da moda olduğunu hatırlıyorum, belki de artık şarap içerken “yalnız rica ediyim, üzümler burjuva olmasın” bile diyeceğiz).

Yazıyı istiyorsanız burdan okuyunuz....



Dan Aykroyd ne yapsa güzel yapar diyeceğimiz adamlardan birisi değil. Zaten bu işte de logoyla falan hemen hafif sıçmış. Ama yine de çocukluğumuzun önemli karakterlerinden birisi olduğu için ceketimizi ilikleyebiliriz karşısında. Hala çocuk olduğumuz yıllarda The Blues Brothers’ı ilk kez izlediğim zaman mutluluktan deli bir insan olmuştum (ama Elwood’a değil de Jack’e delirmiştim); sonra da her fırsatta, zamanında video izlediğimiz yıllarda kafam kadar kasetlerde, devamında dvd’de, trt’de show’da falan her karşıma çıktığında izledim / hala da izlerim – TBB babamla en favori filmimizdi, statik olan herşeyden nefret eden annemse bizim aynı filmi defalarca ve defalarca seyredip, aynı yerlerde böğürerek gülmemize asla anlam veremedi. Yıllar içinde her alanda olduğu gibi filmlerde de “psycho-noir olsun, bizim olsun” diyen bir bünyem olmasına rağmen, TBB bir kenarda çocukluk olarak duruyor, hala aynı sahnelerde gülüyorum salak gibi... hatta hafiften dürtme bile olabilir etraftakileri, “a-ha-hahaha işte burası çok süper” diye... Bak şimdi de dürtercesine söyliycem: en çok hani bunlar konserden kaçarlar ya her taraf polis kaynarken, işte orayı severim. Bi de tabii ki ona buna verdiğim için defalarca ve defalarca satın aldığım soundtracki var ve sanırım tüm soundtracki seviyorum ama işte galiba everybody needs somebody to love’ı biraz daha fazla seviyorum, sanki.

4 Temmuz 2009 Cumartesi

and the GPS read

Öff çok sıcak. Bu aralar hergün sokakta, her gece başka bir takım insanlarla zaman önce verilmiş sözleri yerine getirme çabası içindeyim. Sürekli bir yerlere gitmekten, bişeylere yetişiyor olmaktan da acaip beziyorum ama gittikten sonra genelde “olsun, iyi oldu geldiğim” diyorum – çok klasik.

Evde zaman geçiremediğimden, yaptırdığım bazı tadilatların henüz hiçbir faydasını göremedim, evde zaten normal bir evde olandan daha fazla raf vardı, şimdi daha da fazla var ancak kitaplar, cd’ler hala her yerdeler, yerleştirilmeyi acaip bir şekilde bekliyorlar.
“Bu niye burda ayaamın altında” diyebilecek bi tek ben olduğumdan bana ve de onu oraya koyan da ben olduğumdan, kavgasız gürültüsüz takılıyoruz evin içinde ben ve kendim.

Geçenlerde Coetzee’nin Youth’unu okuyordum da, 19 yaşındayken 30 yaşında bir kadınla bir affair yaşamaya başlıyor ve kadın çok kısa bir süre içinde C’nin küçücük dairesine gelip yerleşiveriyor ama çocukluğundan beri kendi odası olan bir insan için bu durum an itibari ile çekilir şey olmaktan çıkıyor – within days he had begun to resent the clothes scattered everywhere, the mass in the bathroom demiş...

Bugün biricik gazetemde ise manşet-üstü kutucuktan verdikleri araştırma çok komik, 40 yıl süren araştırmanın sonucuna göre yalnız yaşayan orta yaşlıların hafıza problemli olmaları ihtimali daha yüksekmiş… 1970-80lerde Doğu Finlandiyada (niye?) ortalama 50 yaşlarında olan 2000 kişi ile yapılan araştırmanın sonuçları yayınlanmış. (bir araştırmanın sonucunu 40 sene beklemek...) Neyse abuk sabuk 2-3 cümleden sonra son cümlede diyor ki: orta yaşta tek başına yaşayan erkeklerin ileride bilişsel sorun (bilişsel derken?) yaşama riski yaşamlarını eşleriyle geçirenlerden 2,5 kat daha fazlayken, kadınlarda bu oran 1,87 kat.

Doğu Finlandiyalı denek grubu üzerinden genelleme yapan syn.araştırmacılara soracak birçok soru geliyor aklıma ama Doğu Finlandiyalıları seviyim, bize bişey olmasın demek istiyorum kısaca.

30 Haziran 2009 Salı

Biz bi’gün Nesli’yle...

.
İnsanlarla nerde ne zaman tanıştığımı genelde hatırlamıyorum. O kadar çok insanla tanışıp / tanış seviyesinde kalıp, hayatıma o kadar az insanla devam ediyorum ki, tanıştığım anları genelde (insanları da çoğunlukla) unutuveriyorum.
Nesli’yle de tanıştığımız zamanı hiç hatırlamıyorum. Ofiste falan olmalı tabii. Birgün gelmiş, etrafına bakıp “bu mudur” demiş, devamında yavaştan toplantılara falan girmiş olmalı.
Sonra Nu Teras’ta soğuk soğuk beyaz kadehleri tükettiğimiz ve hayata dair konuştuğumuz zamana nasıl vardık Nesli’yle, aralarda hiç mi tepeler / çukurlar falan olmadı, biz ne zaman dost oluverdik bilemiyorum.
6 seneye yakın bir zamandır, Nesli hep etrafta, yanımda, olmadı bi tlf uzaklıkta, gece blackberry’de, sabaha karşı feys’de oldu.
Bu 6 sene içinde bir zaman, geçmiş zaman, Nesli "çok sıkıldım gidiyim artık" dedi bir kere. Ortada fol yok - yumurta yoktu. Sadece yorgundu ve gerçekten de çok sıkılmıştı. O zaman giderken Nesli’ye bir kolaj yaptırdığımı hatırlıyorum – içinde kimler vardı kimbilir...
Sonra Nesli geri geldi, o arada Nesli-ben ve başkaları olarak Barcelona’nın bütün tapaslarını yediğimiz zamanlardaki insanların hepsinin hayatı değişti. Bi biz ikimiz aynı evrende yaşarken, diğerleri paralel evrene geçtiler, bizden uzaklara gittiler.

Bizse Nesli’yle hep “bi gün” için planlar yaptık. Bir yaz her Cuma’yı mtg rqst’lerle kapattık, sonra her Cuma ikimiz de başka yerlere gittik, başka insanlarla – ama hiç mi kızmaz insan birbirine, kızmadık. Hep bi gün şu şu şu mağazalara gidelim diye planlar yaptık. Nesli hep daha çok insanı sevdiğinden, bense pek sıcakkanlı bir insan olamadığımdan; bi gün şunu yapalım bunu da çağıralım planları yaptı Nesli, hımm dedim ben de.
...
.
Zaman su gibi aktı gitti. Nesli şimdi hayatımın en integrallerinden birisi iken, yine gidiyor. Geçen sefer gidiyor diye gizliden gizliye kızmıştım Nesli’ye, şimdi sadece Nesli yanımda yakınımda olmayacak diye üzgünüm.
Ve diğer taraftan da Thom’un dediğini diyorum:
I used to think There was no future left at all
Open up, begin again Let's go down the waterfall
Think about the good times and never the bad
Never look back
Never look back
.

29 Haziran 2009 Pazartesi

Death of A Ladies' Man

.
.
O zaman çayımız demli olsun.
Yanında da tüttürecek hafif bir captain black olsun...
Pzts’yi off yapmaya karar verelim mi? Verelim anasını satiyim.
Pygmy de bitmiş olmasın mı bu arada? Olsun...

Önce memories dinleyelim, biraz bağırtaraktan.
Sonra fingerprints’e atlayalım, şımarık.
Sonra “
don’t go home with your hard on”’u dinleyelim, o kadar iyi gelsin ki ruhumuza, gülelim beraberinde ve de repeat’e alalım; çayı tazelerken o dönüp bi daha başlasın “you can’t melt it down in the rain”...
.
.


27 Haziran 2009 Cumartesi

Doubled Up Inside



Bazen bazı insanlar vardır etrafta, ne sıklıkta gördüğünüzü tam bilmezsiniz ama sanki hep oradadırlar, siz gelmeden önce gelmiş, siz giderken de orada kalacakmış gibidirler. O yüzden apartmandaki şahin amcanın (mesela) ölmesi acaip gelir insana, tam ölmüş gibi de olmaz – pek gözükmüyor ortalıkta gibi olur...
Dün, 6 senedir ofise gittiğimde hep orada olan ve sanki hep orada olacakmış gibi olan birisi ayrıldı şirketten, birkaç başka insanla birlikte. Tam arkadaştık da denemez aslında ama beklenmedik anlarda çok komik olabilen ve de hayata bizim gibi tersinden bakan bir insan olduğu için başka türlü bir ortaklığımız vardı sanki, gidişine engel olabilmem mümkün değildi ama bütün şirkette güvendiği 2-3 insan arasında en başlarda geldiğimi bildiğimden olsa gerek, acaip bir beceriksizlik hissi var tam yutkunduğum yerde...

Dün bütün günü, bizim ekip Bebek’te geçirdik, hayata dair 1:1 değerlendirmeler yaparak, sonra ben hariç herkes laptoplarını açıp isolated çalıştılar. Ben güzelim boğaza sırtımı dönmüş, 1:1’larda hergün en az 8-10 saatimi birlikte geçirdiğim insanların hayatlarında olan bitenden bazen ne kadar da az haberdar olabildiğimi; illa da sonuç demekten aslında sürecin kendisini nasıl da ıskalayabildiğimi; “bu noldu” diye sorduğum her işin, “buna da bakalım” diye istediğim her işin benden 10küsur yaş küçük insanların ruhlarında ve bedenlerinde yaratabileceği etkilerin, ayın sonunda çıkan P&L’de ya da KPI dosyasında ne kadar da okunamadığını düşündüm.


Aslında tam depresif üzgün müzikler dinleyip, kendimi uykuya vermem gereken bir haftasonu. Ama bugün Gülsen’in doğumgünü –alkole verdiğim uzun es döneminin de sonu (çok şükür). Babamın, annemin doğumgününde ölmesi, annemin doğumgünlerine bir kasvet getirmiyor – sanırım kasvet getirsin diye değil de, onu anmadan keyif yapmayalım diye bir sözleşme imzalamış kendisi, yukardakiyle... “Denizden babam çıksa yerim” diyen babamın anısına balık yiyip, alkol alıcaz Gülsen’le – her sene yaptığımız gibi. Akşam da Çello Etrafında Buluşmalarda Süreyya Operasının kırmızı kadife perdelerinde ruhlarımızın dinlenmesini diliyorum, Gülsen’e hediye olaraktan.

Müdüriyet yazımızı okumayı bitirince portishead dinlemenizi ve sevdiğiniz insanların kıymetini bilmenizi rica eder... Ayrıca bu yazımızda yazar, yapılan yorumları “o benim özelim” diyerek modere edeceğini ve belki de yayınlamayacağını belirtmektedir...
(Dün okuduğum bir enteresan mailin bitiş cümlesinde de dendiği gibi): Anlayışınız ve uygulamaya göstereceğiniz dikkat için teşekkür ederiz.
.
.